Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Asabi toplum

  • 12.05.2012 00:00

 Sekterlik bizim kalbimizin derinlerine mi işlemiş? Bakmayın “sekterliğin” sol terminolojinin sık kullandığı kavramlardan olduğuna. Bu iş sağ sol dinlemiyor. “Siyasetler üstü” bir hastalığımız bizim sekterlik.

Bana ilginç gelen bir yazarlık tecrübemden başlayayım. Ben de bir köşeden seslenen her yazar gibi mail’ler alıyorum. Nedendir bilmiyorum ama şimdiye kadar gelen onca mail içinden iki kere eleştiri aldım. Genellikle cesaretlendirici sözlerle karşılaşıyorum. “Düşmansızlığın” pek matah bir şey olmadığını söyleyebilirsiniz. Tartışılır...

Bu eleştirilerden birisi; sevdiğim, samimiyetine güvendiğim, edebiyat dünyasında haklı bir saygınlık kazanmış eski bir arkadaşımdandı. “Taha Akyol bu ülkenin kanımca en ciddiye alınmayı hak eden aydınlarının içinde yer alır” cümleme takılmıştı. Hazmı zor sözlerle, bu kadar “anlam yüklememi” eleştiriyordu. İkincisi, hiç tanımadığım bir isimdendi ve çok sertti. Ahmet Kekeç’e“muhafazakâr demokrat” sıfatını yakıştırmamı öfkeyle aşağılıyordu. Her iki aydının düşünceleri üzerinden yazdığım yazılar, onların yaklaşımlarını açık biçimde eleştirdiğim yazılardı. (“Yeni politika ve tehlikeli argümanlar”- “Femen ve muhafazakârlık”). Okuyanlar, düşüncelerime katılmasalar bile o yazıların, derdini net anlatan eleştiri yazıları olduğunu kabul edecektir.

İlginç olan şu: Her iki mektubun da sahipleri benim eleştirilerim üzerinde hiç durmamışlardı. Meseleleri; o aydınlara, onlara göre hak etmedikleri bir saygınlık atfetmiş olmamdı.

Taha Akyol çok zarif bir insan. Ertesi gün beni aradı ve teşekkür etti. Düşüncelerime, eleştirilerime katıldığını hiç zannetmem.

Ahmet Kekeç’ten bir ses duymadım. Ama, eleştirilerime katılmasa bile, kulağını kapatan bir öfke yarattığımı hiç zannetmiyorum.

Bir sayfa eleştiri yazıyorsunuz, ama bir satır da o insanın hakkını teslim ediyorsunuz. Eleştirdiğiniz insanlar kızmıyor, ama onları “sevmeyenler” kızıyor; bunda bir tuhaflık yok mu?

Bu tecrübeyi, karakteristik bir tutumumuzu yansıttığını düşündüğüm için aktardım. Fazla asabiyiz. Birikmiş öfkelerimiz, sert bir tarihimiz var. İş siyasete gelince iyice raydan çıkıyoruz. Gündelik hayatta, bin bir konu karşısında gösterdiğimiz esnekliği asla göstermiyoruz. Hepimiz kendimizden aşırı eminiz. Toplumun bütün yükü bizim sırtımıza yıkılmış, asla “yanlış”a tahammülümüz yok.

Siyasetin dilini anlıyorum... Kabul etmiyorum, ama anlıyorum.

Peki, bir aydının bu kadar misyon yüklü olması, varlığını bu kadar abartması iyi bir şey mi?

Siyasetçi “majör çıkarların” temsilcisi. İktidar, hükmetme gibi bir insan hastalığıyla malul. Bizler de o “hastalar” olmadan yapamıyoruz, yapamayız. Peki, aydına ne oluyor? O; fikrin, bilginin, gerçeğin peşinde değil mi? Aydın, şüphenin bittiği yerde aydın olmaktan çıkar. Siyasetçi kendinden şüphe duymaz. Aydın her şeyden şüphe duyar. Başta, “doğru” bildiklerinden. Peki bu asabiyet, bir şüphenin asabiyeti mi? Ne bu şiddet bu celal?

Hayatımın başköşelerinden birini işgal eden sevgili arkadaşım Ömer Sakalsız’ın bir sözü vardır.“Arap,” der, (biz birbirimize arap deriz, Varlık Özmenek’in kulakları çınlasın, ondan geçti hepimize. Araplar tarafından “sırtından vurulmuş” bir ulusun fertleri olarak bu lakabı sevgi sözcüğüne dönüştürmemizden anlayın tuhaflığımızı) “Bu ülkede siyasette başarı nedir biliyor musun? İnsanlara zulmetmeden, birbirlerini kesmeden yaşayabilmesini sağlamak. Bu coğrafyanın mucizesi bu olur”. Bence çok haklı. Bütün büyük buluşlar gibi “basit” ama som gerçek. Dönün bakın kan izlerimize.

Kan döküldü mü insanlar işte böyle oluyor. Aydınlar bile sert. Kılıç gibi.

Peki ama, nasıl değişeceğiz biz? Aydın bir misyon arıyorsa kendisine, buradan başlasın bence. Sekterlikten.

Şu 1 Mayıs tartışmamıza, sonuçlarına bir bakmak gerekmez mi? Raiting aldığından eminim. Eteklerde bu kadar taş ne zaman birikti?

Üstüne atlayacak kutup arıyoruz. Çatışmaksızın tatmin olmuyoruz.


Halil Berktay
’ın tezi ve onu dile getirişi üzerine düşündüklerimi pazar günü yazdım. Tekrar edecek değilim. Ümit Kıvanç ve Nabi Yağcı için de, onların ayrılışı üzerine çıkan yazılara ilişkin de düşüncemi söylemek isterim.

İkisi de önemli yazarlardı. Bence Kıvanç, hep ihtiyaç duyduğum bir isyan vicdanının sesidir. İsyanın gösterişini yapanlardan değil, hakiki bir insan. Gelenekle hesaplaşmanın bedelini ödemeyi göze alan dürüst bir solcu. Nabi Yağcı ile tanışmamız Ulucanlar’da yattığı yıllara rastlar. Yıllarca, her hafta avukat görüşmelerinde hukuk falan değil glasnost konuşurduk. Sağduyulu, esnek, gidişi anlamaya çalışan tutumuyla üzerimde etkili olmuş insanlardandır. Mülteciliğe itilmiş, kaskatı sovyetik gelenekten gelen bir liderin, oralardan kalkıp demokrat kimliğe yaptığı yolculuğu bence hiç kimsenin küçümsemeye hakkı yok.

Onların eski yol arkadaşları Taraf’ı para verip almayı “suç” sayıyorlar hâlâ. “Yetmez ama evet”çileri hain kabul ediyorlar. Siz, bu kocaman ayrımları önemsizleştirip “değişen ne var”derseniz, bu pek insafla bağdaşmaz.

Anlaşmazlık noktaları olabilir ve vardır. Ama, sekterlik dediğim de tam bu. Anlaşmazlığı kavgaya, kutuplaşmaya mı taşıyacağız; bıkmadan incitmeden tartışmakta ısrar mı edeceğiz? Taraf gibi bir“çevre”de kimseye bu kadar ağız dolusu “hoşçakal” denmemeli.

Aynı söz onlar için de geçerli. Bu kadar kolay “hoşçakal” dememeliydiler. Tutumları orantısız. Onlar da Taraf’ı yaralamaktan kaçınmadılar. Bu haksızlıktır.

Hayır, “sekterlik” asla bir üslup sorunu değildir. Sekterlik bir varoluş tarzıdır. Bu coğrafyanın“onur”u anlama biçimidir.

Hastalıktır...

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar