Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Girit’e giderken anılar

  • 23.05.2012 00:00

 Karadeniz yaylalarının uçsuz bucaksız ormanları, gürültülü ırmakları, hiç bitmeyen sisi pusu, beni derin bir huzurla içine çekerken ait olduğum hayattan söker alır, nasıl hafızamı siler atarsa; Herodot’un“gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü” dediği Ege de, gümüşlü zeytinlikleri, lacivert denizi, buğulu imbat rüzgârlarının dolaştığı yüksek tepeleriyle hayata ve hatırlamaya çağırır.

Hafta biterken İzmir Sığacık’a geldim. Hafıza dediğimiz sihirli dünyanın bilardo topları nasıl harekete geçer, ilk itiş nereden gelir; bunu ancak dalıp gittiğiniz içinizden, o an’a doğru iz sürünce yakalayabiliyorsunuz. O da, her zaman değil. Ben bu kez, ilk vuruşu; “hatırlamanın” o kışkırtıcı fişeğini yakaladım. Bu, bir cenaze görüntüsüydü. Ölüm, uzun süren ağır ve acılı bir hastalığın ardından gelmişti. Böyle kaybedişlerin ardından toplananlarda, ansızın gelen acılarda rastlanan koyu bir keder duygusundan çok, mütevekkil bir sükûnet hâkim oluyor. Ölümden çok hayat konuşuluyor. Sığacık Köyü’nün en güzel köşesini, denizle göğüs göğse duran bu harika tepeyi, burada yaşayanların, hayatlarına değil ölümlerine ayırmış olmalarına şaşırdığımı hatırlıyorum. Belki de, bu güzel yeri kavgasız gürültüsüz paylaşmanın akıllıca bir yolunu bulduklarını düşünmüşlerdir.

Hangimiz görsek, “ben de buraya gömülmeliyim ölünce” diyeceğimiz bu mezarlıkta, Nurettin Soyer’den ayrılmak için toplanmıştık. 12 Eylül döneminde Ankara Sıkıyönetim Başsavcılığı yapmış bu ünlü askeri, hayatımın en eğlenceli yıllarını yaşadığım Tunç ve Onur’un babası olarak tanımıştım. 80’li yılların ortalarında, Nurettin Albay’ın Ankara Refik Belendir Sokak’taki evinde, çocuklarıyla bekâr düzeni kurmuştuk. Ben, 141-142. maddelerden yargılanmak için aranıyordum. Tunç fakülteyi bitirmiş, avukatlık yapmak yerine evde kedi besliyordu. Onur’la ben ise fakültenin son sınıfındaydık. Solculuk tartışırdık ama, 70’li yılların harareti artık geride kalmıştı. Kavga gürültü yapmadan konuşacak kıvama gelmiştik. Onlar Birikim çevresini izlemeye başlamışlardı. Onur’un Galatasaray Lisesi’nden “Dev-Sol”cu arkadaşı Ruşen Çakır’la o evde tanıştık. Sert solculardandı doğrusu. Onunla, daha köşeli tartıştığımız kalmış hafızamda. Kadri Gürsel de gelir giderdi. Bugün olduğu gibi, çok “beyefendi” bir arkadaştı.

Bir de Tunç’un Bornova Anadolu Lisesi’nden okul arkadaşlarını iyi hatırlıyorum. Çoğu sözleşmiş gibi Tıp fakültelerine girmişler, hemen hepsi de doktorluk yapmamayı kafaya koymuşlardı. Ev; tiyatrocu, müzisyen, tüccar ya da işsiz “doktor”dan geçilmiyordu. Çok eğlenceli insanlar olduklarını hatırlıyorum. Aralarına “sızmakta” pek zorlanmamıştım.

Herşeyle dalga geçerdik. En çok da kendimizle.

Tunç’un sesi çok güzeldir. Kalabalık ev partilerinde ona şarkılar söyletirdik. Nazlanmazdı. Livaneli’den, Selda’dan, Ruhi Su’dan gidip gidip ama sonunda mutlaka Münir Nurettin’den “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın”la kapatırdı. Şarkıyı, kimimiz, Marx’a, kimimiz Mao’ya atfeder, sözlerini eğer büker, bunda gülünecek bir şeyler bulurduk. Tunç da en çok bu şarkıyı sever, sesinin elverdiği en yüksek volümü hiç esirgemezdi.

Bir gün, şarkının ortasında kapının çalındığını, kapı zilinin ısrarı üzerine Tunç’un şarkı söylemeye devam ederek gidip kapıyı açtığını, karşısında kırmızı pembe çizgili pijamaları ve buz gibi suratıyla dikilen apartman yöneticisiyle göz göze, şarkıyı uzata uzata sonuna kadar söylediğini, şarkı bitince“Buyurun bir şey mi oldu” diye sorduğunu hatırlıyorum. Adamcağız, ev ahalisine şöyle bir göz atıp, “Güzel şarkıymış” deyip, dönüp gitmişti. Gençlik arsızlığı dediğimiz bu olmalı. Adamın arkasından çıkarttığımız sesleri burada anlatmayayım.

Bu ekiple, en son Kadri Gürsel’in, kaçırıldığı PKK tarafından aylarca dağlarda tutulduktan sonra serbest kalmasının hemen ardından Tunç’ların Sığacık’taki TEOS Tatil Köyü’nde buluştuk. Hayatımda tanıdığım en efendi şehirlilerden sayabileceğim Kadri’nin, bu memleketin tuhaf bir cilvesi olarak dağlarda “gerilla” hayatı yaşamaya mecbur kalmış olması, onda ne izler bırakmıştır bilinmez. Fakat ortaya bir kitap çıktı. Kadri anılarını yazdı. Bugün medyada PKK üzerine yazan yazarlardan, sanırım o koşulları ondan daha iyi bilen birisi yoktur.

Girit’e yelken açmak için geldiğim Sığacık’ta hatırladım bunları.

O günlerin heyecanlı solcuları bugün nerelerdeler. İsmini hatırlamadıklarım, ya da izini kaybettiklerim var. Ama, hepiniz gibi ben de Ruşen Çakır’ı, Kadri Gürsel’i izliyorum uzaktan. Yollarımızın pek benzeştiği söylenemez.

Sevgili Tunç ise, Seferihisar Belediye Başkanlığı yapıyor. Takip edenler bilir; organik tarımı, çevreciliği, yerel üretimi destekleyen “yavaş” şehir uygulaması yürütüyor. Sığacık pazarı; şahane reçelleriyle, bin bir çeşit otları, ev baklavaları, yaprak sarmalarıyla pazardan çok bir yeme içme festivalini andırıyor.


Onur Soyer
 de yıllar önce Paris’e yerleşti.

Evet, o ev dağıldı...

Hem de haddinden fazla...


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar