Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Kadınlar

  • 30.05.2012 00:00

 Yunanistan’ı kim batırdı? Bu soruya biz neredeyse oybirliğiyle bir cevap bulmuş gözüküyoruz. En azından ben memleketi terk ederken, en popüler görüş, “Yunan halkının, AB fonlarıyla cırcırböceği hayatı yaşadığı ve uluslararası krizle birlikte kış geldiği” yönündeydi. Doğrusunu isterseniz; ürettiğinden fazla tüketen, politik rekabetin popülizm üzerine yürüdüğü, verimsiz kamu istihdamının ağır bastığı bir ekonominin gelip duvara yaslandığı düşüncesine itiraz etmek kolay gözükmüyor. Siyasette popülizmin hâkim olduğu toplumlarda, sarsıntılı bir hasar tecrübesi yaşanmadan gidişi tersine çevirmenin zorluğu, yabancısı olduğumuz bir konu değil. Ancak, bu popülist politikaların sorumluluğunun kime ait olduğu; faturayı ödeyenlerle, kaynakları ceplerine indirenlerin adaletli dağılıp dağılmadığı tartışması daha derin bir konu.

Ben kimin bu ülkeyi yere serdiğini söyleyemem. Ama, kimlerin sorumlu tutulamayacağını galiba biliyorum: Ada kadınları...

On gündür adalarda dolaşıyoruz. Küçücük köylerde; köy bile diyemeyeceğiniz ada köşelerinde o“tembel Yunan insanlarının” ne mucizeler yarattığını görmenizi isterim. Pırıl pırıl boyanmış iki katlı mavi-beyaz yapılar, sardunyadan ortancaya her tür Ege bitkisinin neşelendirdiği şahane bahçeler, renk renk saksıların dizildiği, taş döşeli, tertemiz, daracık sokaklar.

Bütün bunlarda; herhalde iyi düşünülmüş turizm teşviklerinin, en iyi satılan ürünlerden birinin estetik bir çevre olduğunu fark eden koruma politikalarının payı büyük. Ama, hiçbir siyaset ya da dış fon,Kos’ta Zorba’nın, Marithi’de Panthelis’in ya da Nisiros’ta Andriotis’in olağanüstü lezzetlerini yaratmaya yetmez. Onların ardında, Yunan kadınlarının olağanüstü emeği ve becerisi var.

Geçen yıl, en popüler adalardan, kuytularda kalmış balıkçı köylerine kadar birçok yere girip çıkmıştık. O zaman fark etmemişiz. İlk kez bu yıl, Panthelis’in gerçekten benzersiz sofrasına oturduğumuzda, servis yapan genç adam, yemekler ve harika bahçe üzerine konuşurken “Her şey benim annemin emeğiyle olur burada. O iyi bir bahçıvan, büyük bir aşçı ve bizim patronumuzdur”dediğinde yeni bir göz edindik. Derken, Kos’ta Zorba’nın garsonuna önceki yıl yediğimiz bir yemeği tarif etmeye çalışırken, “Ben bilemem 30 yıldır mutfakta annem var. Ona sormam gerekir”cevabını alınca bir istisna olmadığını düşündük Phantelis’in. Dün akşam, Nisiros’ta limanın üstündeki Astra Deni restoranının genç garsonu önümüze bildiğimiz lor peynirini koyduğunda nasıl hayalkırıklığına uğradıysak, annesinin kızartıp önümüze servis ettiği sübyeye loru sürerek yememizi önermesi üzerine yakaladığımız lezzete öyle şaşırdık. Biraz önce de yine bu adada, neredeyse bütün Ege’ye tepeden bakan 10 masalı Andriotis’in garsonunun, karısıyla annesinin birlikte çalıştığı mutfaktan kapıp önümüze koyduğu kuzu güvece bayıldık.

Aileler başarıyor bu işleri. Erkekler serviste. Kadınlar, onları ve herşeyi yönetiyor. İşletmeler büyüdükçe, işe sermaye karıştıkça, roller değişiyor. Güzel kızlar servise, erkek aşçılar mutfağa geçiyor. Atina’da, tavernaların çoğunda, ne erkek garsona rastlıyorsunuz, ne de mutfakta 30 yıldır çalışan“annelere”. Fakat, orada bir Phantelis bulmanıza da sanırım imkân yok.

Adaların Yunanistan’ın sırtında bir “yük” olduğuna ilişkin tezleri duymuşsanız, bu küçük aile işletmelerine yaptığım güzellemelere itiraz edebilirsiniz. SantoriniMykonos gibi “dev”lerin aksine, giderek göç veren bu uzak köşelere merkezden götürülen hizmetlerin maliyetli olduğu söyleniyor.Santorini ve Mykonos’a her gün binlerce yolcu taşıyan gemiler yanaşır, Avrupalılar hesapsızca para akıtırken, bu “isimsiz” adalar bizim gibi makarnaya talim eden üç beş kişilik yelkenlileri bekliyorlar. Buralara aktarılan kaynaklar olmasaydı, belki bu ailelerle tanışma imkânımız da olmazdı, bunu bilmiyorum. Fakat bu, yine de o kadınların olağanüstü emeğine saygı duymamı engellemiyor. Oluk oluk kaynak aktarılan Yunan ordusunun, polisin ya da her bir iş için istihdam edilen çok sayıda kamu personelinin ne işe yaradığını pek bilmiyorum. Ama, o kadınların neler yaptığını gördüm.

Diyebilirsiniz ki, “kadınlar yaratır, erkekler yönetir”. Hele, “mutfağa kapanmış” kadın figürü, gözünüzde, cinsin iktidarsızlaştırılmasını temsil ediyor olabilir. Ama, görünen hiç de öyle değil. Bunların her biri kalifiye emek isteyen aile işletmeleri ve kadın bu emeğin üreticisi olarak o küçük dünyanın merkezinde duruyor. Doğurup yıllarca emek verdiği çocukları da şimdi onun yarattığı bu küçük mucizede çalışıyor.

Şunu söylerseniz bütün kalbimle hak veririm: Çocuk yetiştirmek, yemek yapmak, bahçe düzenlemek ve ancak bu ağır yükün bir “ödülü” olarak “sözü dinlenir” olmak... Erkeğin ayrıcalığını bundan iyi ne anlatır...

Bu, kendi cefalı dünyalarını yöneten güçlü kadınlara baktığınız zaman düşünüyorsunuz: Acaba hangi“otorite” onlara, kaç çocuk yapacağını, kürtaj olup olmayacağını, sezaryenden kaçınması gerektiğini“öğüt verebilir”?

Diyeceksiniz ki, bu “öğütler” bizim diyarlarda kadınlara değil, erkeklere veriliyor.

Çünkü, bu sesin ulaştığı hayatlarda kararları kadınlardan çok erkekler veriyor.

Ben bu tür genellemelere çok kuşkulu yaklaşıyorum. Bunda politik önyargıların izlerini buluyorum. Muhafazakâr dünyada da erkek egemenliği sorgulanmaktadır.

O hayatlarda da “sen kendi işine bak” diyecek kadın sesleri var ve bu giderek daha duyulur olacaktır.

Bundan şüphem yok.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar