Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Sadık toplum hayali

  • 9.06.2012 00:00

 28 Şubat’ı, sadece vesayet rejiminin bir “başarısı” olarak okuyabilir miyiz?

28 Şubat, son on yılda güçlenen demokratik temsil bilincine bağlı olarak bütün aktörleriyle çöktü. Hak ettiği gibi, kirli bir operasyon olarak anılır oldu. “Başarılarıyla” böbürlenen komutanlar çoktan itibarlarını yitirdiler. Soruşturuluyorlar, yargılanıyorlar. Bu işin bir tarafı.

Ancak, yasal ve ahlaki olarak bu post-modern darbe bir yanıyla nasıl otoriter geleneği temsil ediyorsa, diğer yüzüyle de o kadar sivil siyasetin başarısızlığını temsil ediyordu. Aradan geçen zaman ve demokratikleşme gündemi, sürecin bu boyutunu unutturmuş gözüküyor.

Erbakan’ın sürüklediği “Milli Görüş” hareketi, aşırı dozda “İslami ideoloji” ile yüklüydü. Toplumun önemli bir kesimi o söylemde kendine dayatılan bir yaşam modeli buluyordu. Sorun bununla da sınırlı değildi. Daha önemlisi, bu ülke “ideoloji temelli” çatışmalardan yorgun düşmüştü. Çatışma yerine uzlaşma, bütünleşme vaat eden Özal çizgisinin (dört eğilimin sentezi iddiasını hatırlarsak) seçim“sürpriz”i yeni bir iklime işaret ediyordu. Milli Görüş, bu değişimi ve siyasette ideolojinin sınırlandırıcı etkilerini yeterince doğru değerlendiremedi. Eski olanla, gelişmekte olanın arasındaki silik alanda, geçmişi temsil eden bir dile saplanmıştı. Belirtmek bile gereksiz belki ama, bu, asla darbeyi meşru kılmaz. Fakat darbecilerin “başarılarını” anlamamıza bir açıdan ışık tutar.

Nitekim, bugüne kadar defalarca yazılıp söylendiği gibi AKP bu tecrübe üzerine inşa edildi. Buyenileşme hareketi; vesayete karşı mücadelenin dar totalci ideolojik kalıplar üzerinden yürüyemeyeceği, geniş kesimlerin toplumsal demokratik taleplerine dayanmak gerektiği tesbitinden vücut buldu. Bütün yozlaşmışlığıyla çöken “merkez sağ” alana kolayca açılmayı, demokrat laikler ve Kürtler nezdinde kabul görmeyi böyle başardı. Ekonomik ve sosyal alanda iyi yönetim bu başarının diğer ayağını oluşturdu. On yıl boyunca sıçramalarla genişleyen yeni bir “merkez”in kuruluşuna tanık olduk.

Bu süreç boyunca “ideolojik katılığı” ve çatışmacı siyaseti temsil edenler statükoculardı.Daraldıkça daraldılar ve iktidar sahnesini terk etmek zorunda kaldılar. Şimdi muhalefet aktörü olarak da son derece etkisizler. Evet, arkalarında hesabını vermeleri gereken uzun bir tarih var. Ama, eğer onlar sürecin gittiği yönü görebilseler ve “katı ideolojik çatışmacı” kimliğe saplanıp kalmamış olsalardı, herhalde biz bugün farklı bir siyasi yelpazeye tanık olurduk. Nitekim bir süredir yapmaya çalıştıkları manevrada bunu fark etmiş olmanın izleri var.

Tuhaf olan şu ki, tarihten herkes aynı sonuçları çıkartmıyor. Bundan on yıl önce; pragmatizmi, ideolojik esnekliği keşfetmiş ve başarılı sonuçlarını yaşamış AKP liderliği ile, ters istikamette hezimete uğramış otoriter laik gelenek, gecikmeli olarak yeniden ters istikametlere doğru yol alıyor görünüyorlar.

AKP, Erdoğan’ın itiraz kabul etmez söylemiyle, giderek “ideolojik” hassasiyetler üzerinden siyaset üretmeye başladı. Bu siyasetin temelinde temsil ettikleri seçmen çoğunluğunun taleplerinin yattığını söyleyemeyiz. Yani, burada bir “temsil siyaseti” izleniyor değil. Peki, neden böyle bir gündem oluşmaya başladı? Bunu anlamak çok kolay değil. Ben bu kadronun ideolojik saplantılarının su üstüne çıkmaya başladığı önermesini biraz zayıf buluyorum. Bunun da etkisi olabilir, ama asıl sorun sanıyorum uzun vadede iktidarı garantiye almak. “Temsil siyaseti” yerine “dönüştürme siyaseti”vurgulu bu yeni yolun kendilerine sadık bir toplum yaratacağını umuyor olabilirler. İdeolojik bağlılığın, rüzgârın ne tarafa götüreceği belli olmayan kitlelerle siyasi elit arasında en güvenilir ilişki olduğunu “hissediyor” olabilirler.

Peki, bu gerçekçi bir öngörü mü?

Hiç sanmıyorum. Ben bugünün dünyasında da, bu ülkede de siyasetin ideolojiye abandıkça daralacağına, hırçınlaşacağına, otoriterleşeceğine ve kaybedeceğine inanıyorum. Bugünün sosyolojik gerçeği “birey”. Bireyin hayatına “el koymaya”, onun kendi karar dünyasına dönük “buyruklar vermeye” başladığınızda; elinizin altındaki ideolojinin, ister din, ister seküler kökenli olsun, pek bir işe yaramayacağını görürsünüz. Kuşkusuz o seslenişlerin müşterisi olur. Dün vardı, bu gün de vardır. Ancak sizi iktidar yapmaya yeter mi? Genişler misiniz, daralır mısınız? İşiniz tarikatçılıksa bir çevre kurmaya yeter evet. Ama, son derece farklılaşmış çıkarlar, kültürler, etnisiteler, inançlar barındıran, her bir bireyin dünyasının kendisi için aşırı önem taşıdığı, bilginin becerinin iyice özelleştiği, derinleştiği, önemsendiği bir toplumu siyaseten yönetmek istiyorsanız sonunuz hüsrandır. Düne kadar beraber yürüdüklerinizin size “dur bakalım” dediğine tanık olduğunuzda çok şaşırırsınız. Bugün cılız gibi gözüken sesler, yarın güçlü akımlara dönüşürler. İdeolojilerin sadakat sağladığı bir dünyada yaşamıyoruz. İnsanları ürküttüğü, uzaklaştırdığı bir hayata geçiyoruz.

Bireyselleşmeyi laiklere özgü bir “meziyet” zanneden, muhafazakârların “biatçi” olduğunu düşünen statükocular çöktü.

Statükonun çöküşü, aslında muhafazakârların kendi bireysel yaşantılarına sahip çıkma kapasitesini gösteriyordu.

Şimdi muhafazakâr siyasi elit de bireyselleşmeyi laiklere özgü bir “sakatlık” sanıyor, kendi oy tabanını “biat”çi kabul ediyorsa onun da ağzının payını alacağına çok inanıyorum.

Bunu, istikrarsızlıklara yol açmadan, hırçınlaşmadan görmek en iyisi.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar