Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Kahramanlar

  • 14.07.2012 00:00

 Oğlum artık 31 yaşında koca bir adam. Adı Serdar.

Yaşıtı olan başka Serdar’lar da tanıyorum. Arkadaşlarımın çocukları.

Faruk’lar, Ersan’lar, Salih’ler, Hürcan’lar biliyorum...

Bizim elimizden ancak bu geldi. 78’in o pis, lanetli gecesinden sonra doğan çocuklarımıza “onların” ismini vermeyi becerebildik ancak. Hepimiz çocuktuk. Her çocuk gibi bizim de kahramanlarımız vardı. Biz “kahramanlarımızın” değil, arkadaşlarımızın ismini seçtik. Bizim gibi çocuk olan arkadaşlarımızın...

Bahçelievler’de büyüdüm. Bütün gençlik anılarımı, o şahane gül bahçelerinin, meyve ağaçlarının arasında biriktirdim. İlk kez orada aşık oldum. Sokak kavgaları, eğreti basket potaları, can yakan şakalar, tek günlük küslükler, markasız gazozlar, açık hava sinemaları ve beklenmedik bir kokunun bana bu gün ansızın hatırlattığı daha ne varsa, orada tanıştım hepsiyle ...

Her şey köpük köpük bir şaka gibi yaşanıyordu. Genç olmak ne demektir diye sorsalar, “gülmek” derim.

İçine “beton” dökülmüş plastik topu sokağın ortasına bırakıp, ellerimizde kaleci eldivenleriyle iki ağacın arasına geçerek, alışveriş fileleriyle gelen “tokyo terlikli” kapıcıya maharetini gösterme fırsatı verdikten sonra, adam kıvranırken bağırış çağırış kahkahalarla arka bahçelere dağılmayı “şaka” zannettiğimiz yıllardı. Sızdırmaz bir naylon torbayı suyla doldurup ağzını uzun bir iple bağladıktan sonra ağacın yüksek bir dalından sallandırmayı “akıl etmiştik”. “İpin ucu kaçınca” torba zavallı birinin kafasına iniyor, bahçenin en karanlık köşelerinden zalim kahkahalar yükseliyordu. Iskalamaya önlem olarak torbanın tam altına yine ipe bağlanmış bir cüzdan yerleştirdiğimizde artık kendimizi “aştığımıza” iyice inanmıştık. “Su Asansörü” mükemmel işlemeye başlamıştı.

Ne zaman “Su Asansörü”nden “Sosyalizmin Alfabesi”ne geçtiğimizi hatırlamıyorum. Aslında böyle bir geçiş olmuş muydu ondan da emin değilim. Devrim de, biraz “Su Asansörü” kıvamında bir oyun muydu acaba? Daha ciddi, daha büyük ama zararsız bir oyun. Varlığımızı anlamlı kılan, “bu dünyada ben de varım” diyebilmemizi sağlayan, büyüklerle beraber oynanan, oynandıkça bizi de büyüten bir “oyun”...

Kitaplar okumaya başladık. Zıtların birliği, alt yapı-üst yapı filan derken büyülü bir dünyanın içinde bulduk kendimizi. Toplumların sırrını çözmek top oynamak kadar zevkliydi artık. Okeyden bile heyecan vericiydi.

“Seminer” diye bir kavramla tanıştık. “MDD” semineri. “Parti teorisi” semineri. “Tarihi materyalizm” semineri. Bütün toplum biçimleri içinde en zor hatırlayabildiğim “ilkel komünal” toplumdu. Dilim zor dönerdi. Ama onu da öğrendim.

Zor öğrenirdik.

Zor öğrenirdik, çünkü bizi ne anlatıldığından çok, elektrikler kesilince masaya konulan mumun Osman Sakalsız’ın yüzünü aşağıdan aydınlatışı ve ortaya çıkan korkunç yüz ifadesi ilgilendirirdi. Lise eğlencelerini parti seminerlerine taşımıştık.

Bildiri, afiş, miting, dergi derken, varlığımızı sınıf varlığına armağan ettiğimiz uykusuz gecelerle tanıştık.

Sonra...

Sonra “oyun” can yakar oldu. İşin içine gencecik insanların hayatı karıştı. Yirmili yaşlarında kaybettiklerimizin fotoğrafları yakamızda, onbinlerce insanın buluştuğu öfkeli meydanlara akmaya başladık.

Biz silaha hiç inanmadık. Onu sevmedik. Silaha inananlarca küçümsenmek düştü payımıza. Her köşesinden şiddet fışkıran bu coğrafyada söze güvendik. Kimbilir belki de ürktük. Ölmekten öldürmekten korktuk. Bu korkudan “utanmamayı” öğrenebilmek hiç de kolay olmadı.

Kolay olmayan birçok şey gibi...

15. sokak, o yılları bilen herkese kendi meşrebine uygun bir şeyler anlatır. Şiddetin tırmanışını... Silahın gerekliliğini... İç savaşın ayak seslerini... Devletin acımasızlığını...

O sokağın bana anlattığı, bir rüyada el ele yürüdüğün arkadaşlarından asla hatırlayamayacağın bir anda kopup sonsuz bir boşluğa yuvarlanma duygusudur. Düşersin, düşersin, düşersin ve hep düşersin. Bir zemin ararsın, çarpsam diye beklersin ama olmaz. Yine düşersin. Düşmenin çarpıp parçalanmaktan daha dayanılmaz olduğunu öğrenirsin.

Ölümün bu kadar yakın olduğuna inanıyor muydum? Galiba hayır. Bu kadar masum, sıradan, neşeli hayatlara, bu kadar vahşi bir elin değebileceğini düşünemediğim için mi yuvarlandım gittim? “Oyun”la gerçeğin farkını kafamıza vura vura gözümüze sokan bu hayata körce yabancı kalmayı mı seçmiştim?

O ev; menemenlere ağzımızı yaka yaka saldırdığımız, dut rakıları içip halılarda yuvarlandığımız, Sezen Aksu’nun ilk şarkılarını bir ağızdan söylediğimiz, kapıdan giren her yeni arkadaşımız için ocaktaki çorbaya homurdana homurdana bir bardak daha su eklediğimiz, güzel kızların, “sert yöneticilerin” dedikodusunu yaptığımız, ama hep güldüğümüz, durmadan güldüğümüz o ev...

O eve eli silahlı “kahramanlar” girdiler, hiçbir savunması olmayan 20-22 yaşlarında yedi genci, telle boğarak, silahla vurarak öldürdüler. Birbirlerinin ölümlerini gördüler mi bilmiyorum. Sıranın kendine geldiğini hissetmeyi, vahşetin karşısındaki çaresizliği tanımıyorum. Fakat, o kararların hangi kuytularda verildiğini seziyorum. O alçaklardan, 12 Eylül’e, Susurluk’a uğrayıp Silivri’ye uzanan bir yol olduğunu görüyorum.

Hukuk, öyle mi?...

Şimdi bir reform yapıldı.

Bahçelievler’in katilleri her bir ölüm karşılığında ikişer yıl cezaevinde yatıp serbest kalıyorlar. İşte size hukuk.

Peki kültür nedir? Onların sesinden dinleyin: Hükümlülerin avukatı “İnşallah Haluk Kırcı’yı da çıkartacağız. Bu isimler bizim için birer kahramandır.” demiş.

Bu memlekette, hayatında eline silah almamış, şiddeti reddeden, savunmasız insanları alçakça boğazlayanları, 34 yıl sonra hala “kahraman” gören bir nüfus yaşıyor.

Tetikçileri bırakan hukuk mu, yoksa katilleri kahraman sayan kültür mü?

Hangisi daha kan dondurucu?

Bu yasaya bilerek imza atan bütün vekilleri vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum. Katilleri kahraman ilan eden insanlarla aynı ülkede yaşamaktan utanıyorum.

Onların da varsa eğer yirmili yaşlarında çocukları, böyle “kahramanlar”a rastlamadan huzur içinde yaşamalarını bütün kalbimle diliyorum.

Hiç kimse böyle bir acıyı hak etmez.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar