Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Kendimize açtığımız savaş

  • 8.08.2012 00:00

 Bazı sabahlar vardır. Gözünüzü açarsınız, bedeninizden yalnız onlar kalmıştır geriye. Ruhunuzu yoklarsınız, acıdan uyuşmuştur.

Hiç olmayacak işler böyle zamanlarda düşer aklınıza. Şiir okumak mesela...

Elinizi kitaplığın en yoksul köşesine atarsınız. Aradığınız bir şiir değil aslında anılarınızdır.

Çankaya’da iki odalı bir evde, otuzlarının sonlarında üç adam, bir şair. Şair âşık. Yine kuyumculuğa oturmuş. Bu kaçıncı gecesi. Adamlar içiyor, şair çalışıyor. Herkes çıkacak “iş”i bekliyor. Feidman’ın klarneti salonda geziniyor. Sonunda, şairin sesi geceyi durduruyor:

“göğsün bir çocukla kedinin savaş alanıdır

onlar şakalaştığını sanırken

seni hep seyretmek kanattı

senin göğsün ama, kime zafer oldu ki

orda hezimet de bir kader bulsun kendine”...

Şiir biter, sıkıntı bitmez. Kitap size bakar, siz tavana.

Alıp başınızı gitmek istersiniz kendinizden.

Ne Çamlıhemşin’in koyu ormanları ne Akdeniz’in gümüş dalgaları duyar sesinizi. Çağırmazlar.

Gidecek yerlerinizi bulamazsınız. Tavana çakılır kalırsınız.


“İşte şundan oldu”
 dedirtecek bir işaret, bir yüz, bir söz ararsınız. Yoktur. Gecenin görünmez elinin içinize bıraktığı bulanık, amorf bir ağırlıkla öylece kalakalırsınız.

İşte öyle bir pazardı...

Damla damla biriken okkalı bir mağlubiyet.

Bu ilk değil. Daha önce de olmuştu. Bir tomar parayı Selo’nun eline tutuşturup “bu yılın aidatı, hakkını helal et” demiştim. Saçma sapan bir bavul hazırlayıp arabama atladım. Gidiyordum. Aramaya değil, kaybolmaya. Ne bir iz, ne bir mektup. Turgut Özben hiç olmazsa bir mektup bırakmıştı.

Kelkit Vadisi’ne yerleşmeye karar vermiştim. Neden mi? Bilmiyorum. Belki bu isme bir unutulmuşluk yakıştırdığım içindir. Benim için yitik olan bu hiç gitmediğim yerin herkes için bilinmez olduğunu sandığımdandır. Öyle ya; insan Kelkit Vadisi’nde kaybolmayacak da nerede olacak!

İçimdeki sıkıntıyı taşrayla boğacaktım. Ayakkabı vurması gibi bir şey. Her şeyi unutturur insana.

Kasaba kahvelerinde ihtiyarlarla okey oynayarak ölümü beklemek. Daha cazip bir kayboluş planı yapabilir misiniz?

Sonra, şehirden çıkarken kar bastırdı. Yollar kapandı. Kaldım.

Komik oldu yani.

Bu pazar böyle bir şey yapmayacağım. Bu pazar hiçbir şey yapmayacağım.

Sadece Markar’ı okuyacağım.

Onun pazar yazılarına bayılıyorum.


“Bir insanın kendisine açtığı savaşı bitirmesiyle başlar her şey”...

İşte ben bunu bitiremiyorum Markar.


“Kendinizi keşfetmeden, ne kadar değerli ve biricik olduğunuzu fark etmeden aşkları dostlukları çağırmayın hayatınıza, dağınık eve misafir alınmaz, ayıptır. Harcarsınız onları”
 demişsin.

Biricik olduğumu biliyorum. Tıpkı şu karşımda sere serpe yayılan ıhlamur ağacının hiçbir yaprağının diğeriyle aynı olmadığını bildiğim gibi.

İyi ama değerli olduğumu nereden bileceğim? Âşık olmadan, dostlar edinmeden kim bilebilir değerli olduğunu? Önce içimi tanzim ederek, önce değerli olduğumu fark ederek, önce kendimi severek başlayamam işe. Bunları ancak bana sevgililer, dostlar anlatabilir. Kendimizi saçımızdan tutup havaya kaldırabilir miyiz Markar? Bir aynaya bakmadan kendimizi nasıl görebiliriz?

Elimde değil, içimdeki dağınıklıkla gidiyorum sevgiliye, arkadaşlara. Onlar da içlerindeki dağınıklıkla geliyorlar. Darmadağın buluşuyoruz anlayacağın.

Ne düşünüyorum biliyor musun Markar; kendi savaşımızı kendimiz bitirebilseydik eğer, büyük aşklar, tutkulu dostluklar olmazdı sanki.

Hayatın açmazı da burada galiba; kendimize karşı verdiğimiz savaşı başkaları olmadan kazanmanın imkânsızlığında. Ötekine muhtaç oluşta. Ötekinden önce ve ötekine rağmen kendini tamamlayamayışta. Ne demekse “tamamlanmak”...

Her buluşma, içindeki dağınıklığı ortaya saçıyor. Kendini ararken; acı vermenin, iktidar oyunlarının, kıskanmaların, ironi kılığında küçümsemelerin, sevimsiz maskelerin sınırlarında dolaşıyorsun. Aştım dediğin marazlar derinlerde bir yerde “ben buradayım” sesi verdikçe şaşırıyorsun. Sana ait olanlarla, maruz kaldıklarının benzerliği sana insanı anlatıyor... Aslında insanla yüz yüze geliyorsun.

Anlıyorsun ki insan olmak her an kendini yeniden oluşturmaktır.

Bu savaş, insanın doğadan kopuşuyla başladı. Ahlakı, iyiyi kötüyü tanımlamasıyla, bitmeyen bir hesaplaşmaya mahkûm oldu insan. Evet, bununla ne kadar gurur duysak azdır. Ama gurur acıyı dindirmiyor. Ahlakı yarattığımız için kendimizi sevebiliriz. Ama o ahlak yüzünden kendimizle çatışmaktan mecalimiz kalırsa.

Kendimizle çatışmamız bitmiyor.

Deprem dedelerin dediği gibi “bununla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor”.

Bu bir sarkaç. Bu gün dibe vurur, yarın düzelir. Biliyorum. Kelkit Vadisi’ne gitmeyeceğim...

Akif Kurtuluş’un Kırgınlıklar Galası’nı açıyorum yeniden.


GÜL VE PENÇE


Göğsün bir çocukla kedinin...

Bu kez iyi geliyor. Gözlerimi kapatıyorum, Feidman’ın hayalî klarnetini duyuyorum...

İşte böyle sevgili Markar,

Bana bu pazar günü uğradığın için bütün kalbimle teşekkür ediyorum.

Bunları yazma cesareti verdiğin için minnettarım.

Seni, yazılarını, yazılarını sevenleri seviyorum.

Gözlerinden öpüyorum...


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar