Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Fark nerede

  • 22.08.2012 00:00

 Köşe yazarlığı kolay bir iş mi? Her işin ustası kendi yaptığı işi kolay bulur gibi gelir bana. Ustalık böyle bir hâldir; yapılan işi, o işe elini bile sürmemiş insanlara “ben de yapabilirim” dedirtecek kadar tabii, şık ve zahmetsiz yapar. Hayatını denizlerde tüketmiş bir balıkçının ağlardan balık ayıklamasına bakın ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Biz onların farkını, ancak aynı işi yapan sıradanlarla karşılaştırma fırsatı bulunca anlarız.


Ahmet Altan
 gibi bir kalem ustasının “köşe yazmayı” dünyanın en basit işi görmesi kimseyi şaşırtmasın.  

Bana sorarsanız, hiç de kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu da herhalde kimseyi şaşırtmaz.

Pazar günü Ahmet Altan’ın “Bir yazı neden yazılır” yazısını okuduktan sonra döndüm son iki yazımı bir defa daha okudum. “Yazarlara politikacılar gibi hesaplı davranmalarını”  mı öneriyorum? “Düşüncelerimi söylersem ne sonuç çıkar” muhasebesi yapmalarını mı bekliyorum? Düşüncelerim mi bana oyun oynuyor, dilim mi?

Düşünmeyi mi beceremedim yoksa yazmayı mı?

Doğrusu karar veremedim. İnsanın kendi elinden çıkan yazılara dışarıdan bakabilmesi kolay değil. Buna o yazıları okuyanlar karar verir nihayetinde.

Ama Altan’ın yazarlık felsefesi üzerinden yönelttiği eleştiri üzerine sözüme yeniden dönmek ihtiyacı duydum.

Ben, “ düşüncelerimi söylersem ne sonuç çıkar” hesabı yapılmasını önermiyorum.


Ben, “düşüncelerimi nasıl oluşturmalıyım” sorusuna cevap arıyorum.

Tam da Ahmet Altan’ın önerdiği gibi kendimizce ulaştığımız gerçekleri, doğru bildiklerimizi dümdüz söyleyelim.

Fakat o gerçeklere nasıl ulaşacağız? Mesele bu.


“Doğru bildiğimiz”
 dediğimiz anda, bu sözün analitik bir çerçeveye yaslandığını hepimiz biliriz. Biz önümüzde akıp giden olgulara bakmış, olanı biteni anlamaya çalışmış ve neden sonuç ilişkileri kurarak kendimizce bir “doğruya” varmışızdır. Sorun bunun söylenip söylenmemesi değil, vardığımız“doğru”nun gerçekleri ne kadar yansıttığıdır.

Sözü bu soyutlukta bırakmak, kestirip atmak, hem Ahmet Altan’a hem de okuyucuya haksızlık olur.

Konu son iki yazım olduğuna göre, sözümü o yazıların içeriği üzerinden giderek açmak daha aydınlatıcı olacaktır.

Ahmet Altan  “ulaşmak istediği o bir kişi için” yazdıklarında bir analiz yapıyor. Erdoğan’ın kendi iktidar tutkusu yüzünden otoriterleştiğini tesbit ediyor. Bu otoriterleşmenin, diğer sorunlarda olduğu gibi Kürt sorununda da, çözüm gücü olmasına rağmen AKP’yi açılım politikalarını terk etmeye yönelttiğini düşünüyor. PKK’nın da barışa niyeti olmadığını görüyor. Sonuçta bir dizi gözlem ve değerlendirmeyle sorumluluğun devleti yöneten AKP’de olduğuna karar veriyor. Eleştirisini bu anlama modeli üzerine kuruyor. Evet, bu bir yazarlık. 

Ben de bir analiz yapıyorum. Benim analizimde AKP’nin otoriterleştiği tezine hiçbir itiraz yok. Ancak, Kürt sorunundaki tıkanmanın bu otoriterleşmenin kaçınılmaz sonucu olarak görülmesi bana yanıltıcı geliyor. Bu meseleyi ayırarak anlamayı öneriyorum. Çünkü koşulları olduğunda AKP’nin bu savaşı bitirme iradesi göstereceğini düşünüyorum. Sadece AKP’nin  (ya da Erdoğan’ın) değil, bütün siyasi aktörlerin iktidar tutkusunun bir arada Kürt sorununun çözümünü tıkadığı sonucuna varıyorum. Siyasi aktörlerin nasıl hesaplar yaptıklarını, nesnel gerçekliğin anlaşılması için tartışıyorum.  Ben yazara onlar gibi davranmayı, hesaplar yapmayı ya da onların hesaplarını onaylamayı önermiyorum. Onları çözümlemeyi, anlamayı, gerçekliğe giden yol olarak görüyorum.  Vardığım sonuç şu: Bu koşullarda sorunu AKP tek başına çözemez, çözmeye yeltenmez. Bütün aktörlerin sorumluluğu vardır. Eleştirinin bu bakışla kurulması doğrudur, hakkaniyetlidir.

Peki, bunları söylemek neden politikacılık olsun?

Bana sorarsanız ortada, biri “demokratik doğruları, yanlış gördüklerini hiç hesapsızca söyleyerek”  yazarlık yapan; diğeri “sözümüzü politik koşulları gözönünde bulundurarak uygun biçimde eğip bükelim; hayatı bütünüyle ve derhal değiştirelim diyen” politikacılığa savrulmuş, iki farklı figür yok.

Durum bu kadar dramatik değil. Daha sade.

İkimizin de söylediklerinin ardında bir politik analiz yatıyor. Vardığımız sonuçlar kesişiyor fakat tam örtüşmüyor, kaymalar var. O kendi doğrusu üzerinden Erdoğan eleştirisi kuruyor. Ben kendi doğrum üzerinden Erdoğan eleştirisini sahiplenerek, en az bunun kadar önemli bulduğum diğer aktörlerin de sorumluluğuna dikkat çekiyorum. Fark burada. Ahmet Altan’ın gönderme yaptığı yazımda“İzmir’de düpedüz katil bir polisin eyleminden girip, İdris Naim’in isminin altını çizip, ne kadar haklı argüman varsa hepsini sayarak bunların içine Kürt sorunundaki tıkanmayı da yerleştirip noktayı koyunca, tatmin edici bir eleştiri yapmış olduğumuzu düşünebiliriz. Demokratik referanslarla bakıldığında eleştirilerimizde bir eğrilik, sapma yoktur. Doğrudur. Ancak Kürt meselesinde ben bu tutumun, sorunu analiz etmeye, çözüm imkânlarını aydınlatmaya katkısı olduğuna pek inanmıyorum. Farkında olmadan, daha geniş bir gerçeklik dünyasını gözden kaçırıyor olabiliriz. Söylediklerimiz kadar söylemediklerimizin de tartışılmasına ihtiyaç vardır belki” demem bundan.  


“Yazının hayatı bütünüyle ve derhal değiştirme görevi olduğu”
 yanılgıma gelince...

Hayatın karşısında tek tek insanlar olarak ne kadar cılız, nasıl çaresiz olduğumuzu emin olun herkes gibi ben de biliyorum. Beni en çok, insanın bütün bu “hiçlik” içinde yine de bir umutla ettiği bir söz, elini attığı kalem ya da bir heyecanla kalkıp milyonlarca insan arasında kullanacağı o bir tek oy için sandığın yolunu tutması etkiliyor. Bu büyük ve ağır kalabalık içinde, incecik bir sesin, kendi sesinin peşine düşmesi hayran bırakıyor.

Aynı, Ahmet Altan’ın “o bir tek insana ulaşabilmek için” hayatını ortaya koyabilmesi gibi.

İnsan varoluşunun en gizemli yanlarından birisi bu galiba.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar