Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Pragmatizmin avantajları ve sınırları

  • 29.08.2012 00:00

 Başından beri, AKP’nin nasıl bir parti olduğunu anlamaya çalışmanın önemine inananlardan oldum. Modernizmin gerek Marksist, gerekse Kemalist versiyonlarından neşet eden kategorik klişelerin, fanatik ruhları tatmin etmekten başka bir verim sağlamayacağını düşündüm. “Burjuva partisi”, “karşı devrim hareketi”, “gizli gündemli İslamcı parti”... Bunlar olsa olsa sıradan siyasal rekabetin malzemesi olabilir, durumu anlamanın değil.

Konu üzerine düşünürken bugün de en önemli gördüğüm özellik şu: AKP, politik pragmatizmi, ideolojik angajmanlarının çok üstünde olan bir parti. Türkiye politikasında bu kapının açılışı küreselleşmeye eklenme sürecine karşılık gelir ve ilk aktörü Özal’dır. Özal, soğuk savaşın sonlarına yaklaşıldığı, yeni bir dünya düzeninin oluşmaya başladığı dönemin siyasetçisi olarak sahne aldı. Türk modernleşmesine eklenen soğuk savaş koşullarının, ideolojilerle yorgun düşürdüğü bu topluma pragmatizmi önerdi. Büyük başarı elde etti.

AKP’nin bunu başarması birçoğumuza şaşırtıcı gelebilir. Çünkü o, oldukça katı bir ideolojik gelenekten geliyor. Oysa bunda şaşıracak pek bir şey yok. O, muhalif yükselen bir sosyolojinin iktidar arayışının temsilcisiydi. Zenginleşen, dünyayla iş yapan, siyasal güce talip bu sosyolojiyle, kültürel olarak dışlanmış, refahtan pay alamamış memnuniyetsiz büyük kitlelerin gücünü birleştirmeden iktidara gelmesinin mümkün olamayacağını görmesi zor olmadı. “Milli Görüş” paradigması, ne dünyaya açılmaya ne de refah ve saygınlık arayan geniş kitlelerin desteğine elverişliydi. İslami siyasetin elitleri, 28 Şubat’ın sert dokunuşunun da kışkırttığı sorgulamayla yeni bir yön tutturdular. Batı’lı siyasal kavramlara el attılar. “Demokrasi”“Millet iradesi”“İnsan hakları” vurgulu yeni bir söylem geliştirdiler. Din, topluma kural koyan bir ideoloji olmaktan çıkıp, insanların inançlarını engellenmeden yaşayacağı bir “özgürlük” alanı olarak ifade edilir oldu. Bu ideolojik esnemeye, devleti topluma yukarıdan bakan bir hükmetme aygıtı değil, refah taşıyan bir hizmet aracı olarak görme politikaları eşlik etti. Sağlık, eğitim, ulaştırma, konut gibi sektörlerde ciddi atılımlar yapıldı ve toplum bunu gündelik yaşantısında hissetti. Sonuçta ortaya, “ideolojik bir topluluk” değil, devasa bir “faydacılık buluşması” çıktı.

Diğer aktörler bu dönemi tam ters yönde giderek yaşadılar. İdeolojik olarak daha da katılaştılar. Milliyetçi hareket Kürt sorunu üzerinden iyice sertleşti. Devlet ve partisi, “emperyalizme hizmet”temasına sarılıp aynı milliyetçi ideolojiyi kendi kanalından yeniden üretti. Yanı sıra otoriter laikliğe alabildiğine abandı. Bu cephe referandumla havlu attı. Sonuçta geride “taş gibi” bir ulusalcılık ve derin “İslamcılık” nefretiyle yüklü kırmızı bir harita kaldı.

Geride bir şey daha kaldı. Bir türlü bitirilemeyen Kürt savaşı.

Bu savaş, bütün bu “faydacılık buluşması”nı berhava edebilecek, tahrip gücü yüksek bir mayın gibi duruyor.

AKP bu mayını, ideolojilere geri dönerek etkisizleştiremez.

Doğrusu ben, dozu kaçmış, giderek bir kimliğe dönüşebilecek “Türk-İslam”cılığın ortada duran kanlı bir Kürt meselesi varken, ihtiyaç duyulan politik esneklikle bağdaşmayacağını ve krizi arttıracağını düşünüyorum. Dahası, işi etnisiteler arası çatışmaya sürüklemeye çalışan PKK’nın yararına olacağına inanıyorum. Bunun AKP tarafından da görülebilir olduğunu ümit ediyorum.

Bugün Erdoğan’ın göze batan kimi milliyetçi, ya da İslami sembollere başvuran tutumlarını, dünkü pragmatizmini aşan, yeni bir strateji değeri yüklenebilecek yönelim olarak görmüyorum. Bunlar koşullara bağlı olarak hep vardı ve sanırım hep de olacaktır.

Ancak, yeni olan şudur: Artık AKP tek başına, Kürt sorununda diğer aktörlerden bağımsız olarak rol üstlenmek istemeyecektir. AKP’nin yaşadığı tecrübeden çıkarttığı sonuç bu yolun derin tuzaklarla dolu olduğu ve gücünü aştığıdır.

Evet, dün böyle düşünmüyordu ve çok sert bloklaşma koşullarında yalnız kalmak pahasına Kürt açılımı başlattı. Bu süreçte izlediği yöntemler tartışılabilir. İşe “dağdan dönüşler”le başlamak doğru muydu? Bazı temel kültürel hakların tanınmasında daha erken davranarak inisiyatif alma cesareti neden gösterilemedi? Kürt siyasetçilerine karşı ataerkil, lütfeden, kibirli dil neden bir türlü terk edilemedi? PKK’yı bölmek ya da tasfiye etmek gibi hayaller, süreci teslim mi aldı? Bunlar konuşulabilecek sorular.

Bugün geldiğimiz yerde, PKK kendisinin yöneteceği bir coğrafya için tam boy savaşa girmişken, sorun bölgesel boyut kazanmışken, muhafazakâr blokta soruna ilişkin derin çatlak ortadayken, CHP’nin (ulusalcı prangalarıyla) yerel seçimlerde İzmir ve İstanbul hesapları yaşamsalken, AKP’den PKK’yı tatmin edecek adımlar atmasını beklemek mümkün değildir.

Aygün olayından sonra Haluk Koç hâlâ, sorunun bu noktaya gelmesinden AKP’nin Habur girişimini, Oslo görüşmelerini sorumlu tutuyordu. Barış görüşmelerinin PKK’yı cesaretlendirdiğini söylüyordu. Aynı eleştiriyi, muhafazakâr kesimde gücünü herhalde küçümseyemeyeceğimiz çevrelerden de duyuyoruz. Cemaat’in bu konudaki politikaları artık bir sır değil. Ergenekon uzantılarının ellerindeki imkânları nasıl kullanacaklarını ise sanırım konuşmaya bile gerek yok.

Sonuçta, geldiğimiz noktada savaşın bitirilmesine en yakın duran partinin AKP olduğuna inananlardanım. Hem iktidarla ilgili çıkarları bu savaşın bitirilmesini gerektirdiğinden, hem deideolojik esnekliği en yüksek parti olmasından ileri gelen bir pozisyon bu. Sorun başta PKK olmak üzere diğer aktörlerin hesaplarında ve ideolojik prangalarında.

Bu aktörler pozisyonlarını değiştirmedikçe sonuç almak zor.

Çünkü, iş AKP’nin tek başına başarabileceği bir iş olmaktan çıktı.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar