Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Barış için

  • 5.09.2012 00:00

 Son günlerdeki iki önemli olayın siyasi yankılarını tartışmak gerekir. Bunlardan birincisi, Cemil Çiçek’in“teröre karşı ulusal mutabakat” çağrısına verilen tepkiler. Bu çağrı, ilginç biçimde hem siyasal partilerce hem de aydınlar katında sempatiyle karşılanmadı. CHP, girişimin örtük olarak AKP’nin imzasını taşıdığını ileri sürdü, soğuk durdu. Arınç muhtıra benzetmesi yaptı, çağrının muhataplarının belirsizliğine işaret etti, Başbakan önce partilerle temas kurulmalıydı dedi. BDP mutabakat metninin imzaya açılmasının toplumu böleceğini söyledi. Ardından sözünü biraz yumuşattı. MHP malum zaten, ancak savaş mutabakatı imzalar.

Aydınlar da ya görmezden geldiler, ya da eleştirdiler. Ancak az sayıda yazar çağrıyı ciddiye aldı, olumlu uyarılarla tartışmaya katıldı.

İzleyebildiğim kadarıyla, konuya ilişkin önerileriyle en yapıcı yaklaşımlardan birisi bizim gazetedeAkın Özçer’den geldi.

Akın Bey, çağrının İspanya’da 1988’de imzalanan Ajura Enea Paktı’ndan esinlendiğini belirttiği yazısında bu stratejinin uygulanabilmesinde anadilde eğitim hakkı dâhil, evrensel hak ve özgürlükleri temel alan bir sivil anayasanın hazırlanması perspektifinin zorunluluğuna dikkat çekiyor. Ayrılıkçılık dâhil her türlü siyasal düşüncenin savunulmasını güvenceye alan bir hukuk düzeninin inşasının, yerinden yönetimin asgari ölçüde hayata geçirilmesinin, silahı bırakan yönetici ve militanlara siyaset yapma imkânının tanınmasının, siyasi konuların eli silah tutanlarla değil seçilmiş kişi ve partilerce görüşülmesinin önemine işaret ediyor. Sonuçta, içinin daha fazla demokrasiyle doldurulması kaydıyla Çiçek’in mutabakat çağrısını bütün eksiklerine rağmen başlangıç için olumlu bir girişim olarak değerlendiriyor.

Öyle anlaşılıyor ki, her biri ayrı hesaplar yapan siyasi partiler bu tür girişimleri “rol çalmak” olarak görüyorlar ve olumlu refleks göstermiyorlar. Demokrat aydınlar ise Cemil Çiçek imzasına çok anlaşılır nedenlerle sempati duymuyorlar. Fakat, burada aktörlerin kimliğine takılmak yerine fikrin içeriğini tartışmak bana daha doğru geliyor. Sözkonusu olan bir başlangıç çağrısıdır. Onun nasıl bir içerik kazanacağı katılanların yorumlarıyla, tartışmalarıyla belirlenecektir. Bu tür özerk sesler, siyasetin üstünde kurulmak istenen sınırlandırıcı bir otorite girişimi olarak görülmemelidir. Tam tersine, daha demokratik, diyaloga ve işbirliğine dayalı bir siyasal alanın açılmasına hizmet edebilir. Bu çağrı, siyasal aktörlerin hiçbirisinin tek başına anlamlı bir çözüm vaat etmediği koşullarda yine siyasetin içinden kriz aşıcı bir çaba olarak neden değerlendirilmesin? Bu suskunluk ve erken reddiye bana yanlış geliyor açıkçası.

Öte yandan, Diyarbakır Barosu ve GÜNSİAD’IN inisiyatifiyle gelişen âkil adamlar girişimi var. Bu tür sivil girişimlerin barış umuduna hizmet ettiği çok açık. Ayrıca bu çabanın Cemil Çiçek’in çağrısıyla çelişmediği, alternatifi olarak değerlendirilmemesi, tam tersine birbirini güçlendirecek açılımlar olarak ele alınması gerektiği kanısındayım.

İkinci olay ise, Şemdinli’de uzayıp giden çatışmalar üzerine yükselen sesler. Orada çok kan dökülmesi potansiyeli taşıyan kritik bir eşikte durulduğunu düşündürten işaretler var gerçekten. Benim anlamakta çok zorluk çektiğim şey, eleştirilerin hiç beklenmedik bir yön aldığının görülemeyişi.

Öncelikle Selahattin Demirtaş’ın bölgede 400 kilometrelik bir hattın PKK denetimine girdiği böbürlenmesini hiç anlamış değilim. PKK’nın başarılı olduğunun duyurulmasından yarar umulduğu anlaşılıyor. Bunun diğer yüzü hükümetin zafiyetinin ilanı oluyor. İyi de, bu daha büyük çatışmaya, daha altından kalkılamaz can kaybına bir davet değil mi? İnsan canıyla oynanan bu ne büyük bir kumar. Ne yapılmak istendiği meçhul. Hükümet büyük bir kıyıma girsin diye tahrik mi ediliyor? Ya, onlarca, belki yüzlerce asker ve militan cenazesinin kasabalara dağılmasını göze alsınlar ya da,“toprak kaybının” siyasi bedelini ödesinler; her halükârda “kazanan” biz oluruz diye mi düşünülüyor? Bu nasıl acımasız bir oyun.

Peki, hükümeti buradan vuran eleştirilere ne demeli? Buna hakikaten şaşırdığımı söylemeliyim. Velev ki, PKK bir bölge hâkimiyeti kurdu. Hükümeti soğukkanlı davranmaya mı teşvik etmeli yoksa hesap ver diye yakasına mı yapışmalı? Hepimiz yüz bin kişilik ordunun yedi yüz silahlı insana ağır zarar verebileceğini biliriz. Ama bunun muhtemelen yüzlerce askerin canına mal olacağını, bir daha kimsenin unutmayacağı böyle bir katliamın ardından Kürt’üyle Türk’üyle hepimizin artık başka bir Türkiye’ye uyanacağını da biliriz.

Evet, bu hükümet otoriterleşti. Evet, bu hükümet demokratikleşme sürecinin, Kürt sorununun altından kalkamadı. Nefesi yetmedi. Ya da niyeti olmadı. Hepsi doğru. Fakat ben, “koca orduyla yedi yüz gerillaya 400 kilometreyi nasıl kaptırdığının hesabını ver” seslenişinin bu koşullarda makul bir eleştiri olduğunu düşünmüyorum. Eleştirenlerin amacı ne olursa olsun, onların amacından bağımsız olarak bunun, tansiyonu tehlikeli biçimde yükselten bir tutum olduğunu görmelerini diliyorum.

Hepimiz görüyoruz. Bu gidişler gidiş değil.

Kürt’üyle Türk’üyle bir yerden dönmek lazım.

Sözümüzün bu dönüşe katkısı olması lazım.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar