Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

İstanbul Barosu seçimleri

  • 13.10.2012 00:00

 Ahmet Hakan, Tarafsız Bölge programına İstanbul Barosu başkan adaylarını çağırdı. Konuyla ilgilenenler biliyorlar; Muammer Aydın ve Ümit Kocasakal kendilerini “ulusalcı sol” olarak niteleyen “Atatürkçü” geleneğin sözcülüğünü yapıyorlar. Rıza Saka ise sağ kimliğe seslenen, AKP içinden gelen bir isim. Filiz Kerestecioğlu, bu iki damarın dışında kalan farklı renklerin üzerinde uzlaştığı, Feminizm ve İnsan Hakları alanında yürüttüğü çalışmalarla tanınan bir hukukçu.

Kocasakal ve Aydın kendi dönemlerinde Baro’yu, statüko cephesinin aktif bir siyasal şubesine dönüştürmüşlerdi. Onları; daha yargılamalar bile başlamadan, Ergenekon gözaltılarında cüppeleri giyip kamuoyuna yaptıkları “vatanseverler tutuklanıyor” açıklamalarından hatırlıyorsunuz. Bugün de bu tutumlarıyla gurur duyduklarını gizlemiyorlar. Aralarındaki rekabetin nereden oluştuğunu merak eden Ahmet Hakan’a “bu yapılarda her zaman rastlanan kişisel iktidar ve itibar tutkusu” diyemedikleri için tatmin edici bir cevap veremediler. Kocasakal’ın Muammer Aydın’a yönelttiği, “F tipinden” destek arayışlarına girdiği yönündeki suçlaması size ortada bir “ilke mücadelesi” olduğu izlenimi vermişse yanılırsınız. Evet, şaşırabilirsiniz belki ama İstanbul BarosuSözcüAydınlık gibi nefret dilinin arkaik temsilcilerinin aşağılayıcı kavramlarıyla konuşmaktan gocunmayan bir başkana sahip. Kocasakal, temsil ettiği avukatların bir kısmınca değerli bulunan bir kimliği, uluorta Çölaşan tarzı küçültücü yakıştırmalarla tanımlamanın başkanlık sorumluluğuyla bağdaşıp bağdaşmadığını aklına bile getirmeyecek kadar “dava adamı”. Böyle bir eleştiriyi okuyunca, beni de o cemaatin insanı sayabilecek kadar da derin bir ufka sahip olduğundan kuşkum yok.

Kocasakal’ın KCK tutuklamalarında başkanı olduğu Baro mensubu 40 avukat gözaltına alındığında hiç ilgi göstermediğini de biliyoruz. “Dava adamı” olmakla baro başkanı olmak arasındaki derin farkı bundan daha açık gösterecek bir olgu kolay bulunmaz. Balyoz’da, Ergenekon’da usul hataları yapılırken hatırladığınız “hukukçu kimliğiniz”, gözaltına alınanların ideolojilerine karşı olduğunuzda buharlaşan bir şey midir? Orada olmak için KCK’ya sempati mi duymak gerekir? ”O karede bulunmamak” bir “hukuk duyarlılığına” mı dayanıyor yoksa kimliğini tamamen bir ideoloji üzerinden tanımlama fanatizmine mi?

Kendisine tartışma sırasında Filiz Kerestecioğlu’nun yönelttiği “Yalnızca iktidarla çatışmayı siyaset yapmak zannettiğine” dair eleştiriyi “yalnızca” kısmını atlayarak ve kof bir babalanmayla cevaplamayı seçiyor. “Elbette iktidarla çatışacağım, her yerde sorunların muhatabı iktidardır, biz iktidarın yanında yer alamayız” diyor. Kof bir babalanma, çünkü gerçeği yansıtmıyor. Az çok siyasetin temel kavramlarıyla tanışmış her insan bilir ki, “iktidar” kavramıyla“hükümet” aynı şey değildir. Türkiye bu ekibin Baro’yu yönettiği dönemde bölünmüş bir iktidar sorunuyla karşı karşıyaydı. Onlar pekâlâ iktidarın yanında yer aldılar. Bürokratik iktidarın parlamenter hükümetle olan çatışmasında sonuna kadar vesayet rejiminin güçlerini desteklediler. Yanlarına dizildikleri Silivri paşaları, muhteşem dokunulmazlıklardan, post-modern darbe mimarlığından başka neyi temsil ediyorlardı? Zavallı memurları mı?

Sözün kısası, bu kadro su katılmamış bir ideolojik politik angajmanı temsil ediyor. Hukuk ve baro tamamen araçsal onların gözünde. Durdukları yer ise 1930’ların Türkiye’si.

İki aday çıkarttılar ve bunlar “Baro Bahçe” iyi bir yatırım mı değil mi dışında fikir ayrılığına sahip değiller.

Açık söyleyeyim “sağ” cephe de yıllardır dayandığı söylemi yeniden üretmeye devam ediyor. Barolara siyaset dışında kalmayı öneriyorlar. Partileri aşan, evrensel haklar üzerinden siyasal alana sivil müdahaleyi temel alan bir perspektif onların anlam dünyasına yabancı olduğu için geriye sadece kuru bir “sendikalizm” savunusu kalıyor. Akıllarındaki avukat tipi, ülke ve dünya sorunlarına olan ilgisiyle mesleki sorunlarını birbirinden kesin çizgilerle ayıran, dolayısıyla da mesleki örgütünden beklentileri bu sınırlar içinde oluşan bir insan. Oysa böyle bir insanın karşılığı yok. Bunu fark etmediğiniz zaman koskoca programda söz alıp sizi izleyenlere “neden saatinde duruşmalara giremiyoruz, ben buradan soruyorum” demekten daha ileri gidemezsiniz. Herkes de bilir ki,“politika dışılığınız”da sahte bir sunuş vardır. Gücü temsil imkânına kavuştuğunuzda nüfuz alanına oynadığınız siyasal aktörün hoş karşılamayacağı bir müdahale çizgisi yürütemezsiniz.

Bu anlamda “ulusalcı sol” baroculukla, kendisini hangi isimle sunarsa sunsun “sağcı” baroculuk arasında büyük bir fark yoktur. Daha doğrusu, aradaki fark “angaje olunan siyasi güçler”arasındaki fark kadardır.


Filiz Kerestecioğlu’
nun bu zeminin tamamen dışından, haklar siyasetine dayalı sivil bir pozisyondan seslendiği çok açık. Her türlü ayrımcılığa ve hak ihlaline karşı çok sindirilmiş ilkesel bir duruşu var. Avukatların sorunlarına ilişkin duyarlılığını da diğer adaylardan çok daha hakiki kılan bir duruş bu.

Umarız İstanbul avukatları önlerinde duran bu fırsatın farkına varırlar.

Kazanan sadece avukatlar değil, Türkiye olacaktır.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar