Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Sözün gücü

  • 17.10.2012 00:00

 Eğer bir sorun üzerine söz alıyorsanız bu, sözün gücüne inandığınız içindir. Söz gerçekten güçlüdür. Silahları susturabilir. Kavgaları bitirebilir. Körleri görür, sağırları işitir, kılabilir.

Söz güçlüdür; tam tersini de yapabilir. Cepheler açabilir, öfkeleri çağırabilir, savaşları başlatabilir.

Bu ülkede sözün rengi biraz karadır. Tanrı, ironiyi, hakareti, kibri dağıtırken bu coğrafyaya çok cömert davranmış.

Kürtler bir Gandhi çıkartamadı diye yakınanlarımızın diline bir bakın. Ya da, “severiz yaratılanı yaratandan ötürü” sözüne eşlik eden diş gıcırtılarına kulak verin. Hayat bu diyarlarda, buluşmalar, uzlaşmalar üzerine değil, ayrışmalar “arınmalar” üzerine cereyan ediyor. Biz çatışmalara “ikna oluyoruz”. Siyahlar beyazlar gözümüzü kamaştırıyor. Grilere körüz.


“İkna edebilmek için daha fazla ne yapabilirim ki”
 derken nasıl da samimiyiz. Bunca“sabrımıza” rağmen karşımızdakinin inadına ne kadar da içten şaşırıyoruz. Her şey “tabak gibi ortadayken” bu körlük kasıtlı olmalı diye düşünüyoruz. Eh, kasta da tahammül saflığa girer tabii...

Yazdıklarımdan, hayatın hele ki siyasetin “öpüşelim barışalım” ya da “hayatta üç şey önemlidir; sevgi, sevgi, sevgi” gibi romantik komedi ilkeleri üzerine ilerlediğine inandığımı düşünmenizi istemem.

Toplumlar çatışmasız var olamazlar. Sözün ikna edemeyeceği çıkarların varlığından hepimiz haberdarızdır. Fakat gözümüzü nereye çevirsek bir sertlik, kestirmeden bir ötekileştirme görüyorsak bunu da sadece çıkarlarla açıklayamayız. Algıları, duyguları ve sözü biçimlendiren, “siyasal kültür”diye de bir şey var ve sanırım çok önemli.

Ben bizim gazetede yürüyen tartışmadan asla rahatsız olan birisi değilim. Fakat bu tartışmada da bahsettiğim siyasi kültürün izleri olduğunu düşünüyorum. Eğer “siyasi kültür” gibi geniş, muğlâk bir kavrama başvuruyorsak, “üslup sorununu” aşan bir boyuttan söz ediyoruz demektir. Bu boyut, siyasi düşüncelerimizi oluştururken etkisinde kaldığımız “algı evreni”ni ima eder.

Bu tartışmada iki nokta ilginç bence: Birincisi; AKP’nin Kürt sorununa yönelik tutumuyla diğer politikalarını ayırmaya gerek duymayan bir zeminin hâkim olması. İkincisi; tarafların AKP’ye “destek”ya da “muhalif” olmak vurgularına aşırı yüklenmeleri.

Ben bu iki noktaya baktığımda “olgularla algıların” uyuşmasından daha çok, yukarıda anlattığım siyasi kültürün izlerini görüyorum. Gerek kongreye, gerekse sorunlar karşısında AKP’nin bütüncül değerlendirilmesine ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini gösteren işaretlere bakıldığında bu denli taraflaşmayı makul gösteren bir tablo görmüyorum. Hem kongre, hem de AKP ikili veriler sunuyor. Neden Erdoğan’ın konuşmasına ya da 63 maddelik parti belgesine bu kadar kör kalalım. Ya da neden başkanlık sisteminden tutun, Sedat Selim Ay’ın terfisi ya da Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün sözlerine kadar oluşabilen farklı yankılardan birisini mutlaklaştıralım. Burada “yandaşlık” ya da “muhaliflik”eleştirileri dışında, birbirimize kulak vermeye değer tekliflerimiz neden olamasın? Neden bocalamıyoruz? Nasıl emin olabiliyoruz? O parti yalpalarken, bir ileri bir geri ses verirken biz nasıl sapasağlam bir noktada durabiliyoruz? Neden “o da var ama şu da var” sesini duymaya tahammülümüz yok?


Alper Görmüş
’ün gazetenin yayın çizgisini tartışırken seslendirdiği “muhalif” olmak, “eleştirel”olmak ayrımını önemsemek gerekmez mi? Belki bu ayrımın “muhaliflik” olarak ima ettiği tutumu da“sekterlik” ve “makullük” olarak alt ayrımlara tabi tutmaya, zenginleştirmeye ihtiyacımız vardır.

Ben bugünün olgularına baktığımda AKP’nin 2011 seçimleri öncesinden farklı bir yön tutturduğunu, otoriter ve kavgacı bir söyleme savrulduğunu, dış politikada uçurumun kıyılarında dolaştığını ve “tek adam” kültünün iyice tırmandığını görüyorum. Bunları “olağanlaştıran”; Suriye siyasetini “ahlak”; Türk-İslam söylemini “muhafazakârlığın doğası” üzerinden meşrulaştıran bakışı kabul edilir bulmuyorum. Bunları eleştirmek muhaliflik ise muhalif olmak gerekir.

Fakat Kürt sorununda savaşı bitirmek iradesini terk ettiğini, savaşın sorumluluğunun neredeyse tamamen onun politikalarında aranması gerektiğini söylemek de haksızlık kanımca. Kürtaj sorunuyla, operaya mescit tartışması arasındaki büyük farkı ayırt etmeyen, dahası bunlara içki, Üsküdar’a cami gibi muhafazakâr sembolleri de Erdoğan’ın şahsında kişiselleştirerek son derece kışkırtıcı, aşağılayıcı bir dille ekleyen, toptancı bir reddiyeyi de sekter buluyorum. Muhafazakârları otoriterliğe karşı duyarlı kılma çabasıyla bu sekter üslubun bağdaşmadığına inanıyorum. “Öze dönüş” algısına kapı açıldığını düşünüyorum.


“Akıllara bak akıllara”
 seslenişi de “gözüne gözlük” yakıştırması da aşırılığın dili gibi geliyor bana.

Kısacası sözün gücünün yanlış kullanıldığı bir tartışma yaşandığı görüşündeyim.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar