Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Solcu arkadaşım

  • 17.11.2012 00:00

 Aynı mahallede büyüdük, aynı liseyi bitirdik. Ben TİP’li oldum, o “doktorcu”. İkimiz de avukatız. Şimdi ikimiz de solcu muyuz bilmiyorum. Fakat on yıldır hep tartışırız. Son zamanlarda benden çok“umutluydu”. AKP’yi eleştirmemi bekliyordu. “Eleştirmiyor muyum” diye sordum.“Eleştiriyorsun ama okşar gibi” dedi.

Yazılarım içini soğutmuyormuş. Cümle aynen ona ait.

Arkadaşım hayatında hiç darbelerden yana olmadı! “Bunlar” 2002 seçimlerini kazandıktan sonra da istemedi bir ordu darbesini. Kendini kaybedip bayrak elde Cumhuriyet Mitinglerine koşanlardan değil. Balkonunda kalpaklı bayraklar görülmedi hiç; ne de kolunda, arabasında bir Atatürk imzası... Vesayet rejimine de “karşıydı” hep. Ama beni her zaman “bunların” demokrat olmadığına ikna etmeye çalıştı. Sanki ben “onlara” böyle “öz” bir kimlik yüklüyormuşum gibi. Aslında söylemek istediği hep şuydu: AKP’yi ne yaparsa yapsın desteklememek gerekir. Bu parti tehlikelidir.

Öyle de davrandı. Seçimlerde asla ona oy vermedi, hiç beğenmediği halde CHP’yi destekledi. 27 Nisan muhtırasında ağzını açmadı. AKP’yi kapatma davasına bir itirazı olmadı. Referandumda ise elbette“hayır” oyu kullandı. Ben onun yaptıklarının tam tersini yaptım.

Şimdi bana çok olgun davranıyor. Yaptığım “hataları” yüzüme vurmuyor. Haklı çıktığından emin. Açıkça söylemiyor ama, örneğin AKP kapatılsaydı sanırım Türkiye’nin bu gün daha yaşanılır bir ülke olacağını düşünüyor. Ya da hiçbirimizin henüz Ergenekon’un adını bile duymadığımız 2004 yılında, seçimleri MHP- CHP koalisyonunun kazanmasının çok daha hayırlı olacağı öngörüsünün doğru çıktığına inanıyor.

Şimdi de her zamanki gibi başlıca meselesi AKP hükümetinin gitmesi. “İçini soğutan” sertlikteki eleştirilere bayılıyor. Ülkeyi kimin yöneteceği çok umurunda değil.

Okşar gibi eleştiriyormuşum. Fazla dengeli davranıyormuşum. Herhalde geçmişteki tutumumun yanlış olduğunu itiraf etme cesaretim yokmuş...

Siz de biliyorsunuz “bizim mahallede” çok yaygın bir profilden söz ediyorum.

Laik, solcu, “sosyal demokrat”“ilerici” insanlarımızın “içini soğutmak”! Size anlattığım arkadaşımı tatmin etmek. Gerçekten liberal eleştirinin sorumluluğu bu mu olmalı?

Ya da, ben doğru bildiğimi doğru bildiğim üslûpla yazarım kimin kulağına nasıl ulaşırsa ulaşır onunla ilgilenmem mi demeliyiz? Kimi neye ikna etmemiz gerekir, kiminle diyalogu önemsemeliyiz sorusu“eleştirinin” meselesi değil midir?

Ben bu soruların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Laik sertleşmeye maruz kalmış kesimlerin ülkenin geleceğinde demokratikleştirici bir katkısı olmayacağına ziyadesiyle inanıyorum.

Bakınız; dünyanın en büyük barolarından birisini Kürtlerin anadilde savunma hakkına şiddetle direnen bir insan yönetiyor. 22.019 oyun 12.836’sını alarak seçildi.


Aydınlık
 gazetesinin üç sütuna yerleştirdiği fotoğrafının üstünde “Haksızlığa karşı durmaya devam” başlığıyla zaferini müjdelediği Metin Feyzioğlu da Ankara Barosunu yönetiyor. O da 8715 oyun 4.866’sını aldı. Size Baro duyurularının ilk üçünün başlığını aktarıyorum: 10 KASIM’DA ANITKABİR’DEYDİK. ANKARA BAROSU ATATÜRK ORMANI’NIN İLK FİDANLARI DİKİLDİ. ATAMIZA SÖZ VERİYORUZ UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ. Açlık grevlerinin 60. gününde Ankara Barosu faaliyetlerinden bir potpuri.

Bu örneklerin, laik sosyolojinin istisnası olduğunu, resmin bütününü temsil etmediğini mi düşünüyorsunuz? 29 ekimde Kılıçdaroğlu’nu, Doğu Perinçek’in partisinin ardına dizilip eski meclisin önünde barikatlara çıkartan hesap nedir sizce?

Neden Haluk Koç “anadilde savunma hakkını” düzenleyen yasayı “bir hakkın siyasallaştırılmaması lazım” gibi kendisinin bile anlamadığı boş gösteren cümlelerle eleştiriyor?

Biz bu asabiyeyi mi doyuracağız? Buralardan alkış alan bir sesin aynı zamanda muhafazakârlara da ulaşma şansı var mıdır? “Bizim mahallenin” içinde kendi kendimize coşmanın konforuna mı kapılmalıyız?

Türkiye’yi değiştiren ve belli ki görünür vadede de değiştirme potansiyeli olan; düşünme sistematiğini, duygu dünyasını bizim çok da yakından tanımadığımız “muhafazakâr çoğunluk” olarak nitelediğimiz o karmaşık sosyolojidir. “Öteki” mahalleyle konuşamayan bir dil demokratik dönüşüme katkı sağlayamaz.

Asla sadece bir üslup sorunundan bahsetmiyorum. “Öteki mahallenin” kendimize ait saydığımız kavramları anlama biçimini tanımaya çalışmaktan söz ediyorum. Alıştığımız algı evrenine sıkışmamanın, eleştirilerde adil olmanın önemine işaret ediyorum. Hiçbir soruna çözüm üretmek gibi bir dertleri olmayan “duygu yüklü” laiklerin “dengeli” ya da “dengeci” buldukları eleştirilerin, daha adil ve bütünlüklü bir bakış yakalama gayretine karşılık geldiğini düşünelim diyorum.

Bunlar belki bazılarımıza soyut gelebilir. Uygun örnekler yaratamıyor olabiliriz. “Nasıl yani”sorusuna cevap aramanın başlarında olduğumuzu kabul edelim.

Taşıdıkları farklı renkler ve çelişik özelliklerle Türkiye’yi değiştirerek gelen muhafazakâr kitlelerle buluşan bir dil arayışı, demokrat laikler için yeni bir tecrübe. Aynı yolda yürürken buna ihtiyaç yoktu.

Ama şimdi var ve biz bu yolları bulmaya mecburuz.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar