Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Erdoğan paradoksu: Ne seninle ne sensiz

  • 1.02.2013 00:00

 Sevgili sitemizde içime su serpen bir cümleyle karşılaşmak ne güzel. Ferhat Kentel yazdı:“Yazma disiplini dağılmış bir yazar vakası” olduğunu söylüyor. Demek ki yalnız değilmişim.

Devam sözü verdiğim geçen yazımı, Erdoğan’ın çok haklı eleştiriler alan Gezi politikasının sadece demokratik zihniyet eksikliğinden kaynaklanmadığını, aynı zamanda bir politik okumaya dayandığını söyleyerek bitirmiştim.

Başbakan’ın; İsrail ile yolları çok sert ayırmak da dâhil, Batı’yla sürtüşmeleri göze alan politikalarının sonuçlarını hesap etmediği herhalde düşünülemez. Erdoğan’ın, Gezi politikasını oluştururken, eylemleri daha büyük bir resmin içine yerleştirerek anlamlandırması kaçınılmazdı. Dış güçler- faiz lobisi gibi muğlak kavramları sadece propagandif enstrüman olarak kullandığını düşünenler varsa yanılıyorlar. Kanımca Başbakan, kendisini hedefe oturtan cephenin bileşenleri hakkında güçlü fikirlere sahip. Ve herhalde bunun boş bir vehim olduğunu hiçbirimiz söyleyemeyiz.

Bu bakış açısından, muhafazakâr siyasetin önemli aktörleri de ayrı bir anlam kazanıyor doğal olarak. Erdoğan, muhafazakâr blokta karşılık bulamayan bir muhalif stratejinin, kendisini devre dışına atamayacağını iyi biliyor. Tersinden söyleyecek olursak;  muhafazakâr dünyada kendisi dışında herhangi bir aktörün ağırlık merkezi oluşturmasını tehdit olarak algılıyor.

İşte benim eleştirilerimden ikincisine konu olan tutumunun ardında da bu okuması yatıyor kanımca.

Açayım.

Bir önceki yazıda eleştirdiğim, ilk günün ardından geliştirdiği, eylemcilere en küçük meşruiyet alanı tanımayan sert ve aşağılayıcı tavrının ardından Başbakan Tunus’a gitti. AKP hareketinin Erdoğan’dan sonraki en ağırlıklı iki ismi, Bülent Arınç ve Abdullah Gül hepimizin bildiği “mesaj alınmıştır”, “demokrasilerde sandık her şey değildir”gibi güçlü ifadelerle, sürece tansiyonu düşürücü, müzakereci, uzlaşmacı bir yön vermeye çalıştılar.

Ülkeye döner dönmezki  tavrından anlıyoruz ki, Başbakan bu tutumu zayıflık olarak değerlendirdi. Fakat nasıl bir “zayıflık”? Bunu biraz kurcalamak gerekir. Başbakan’ın en sadık takipçileri, onun, bütün muhafazakâr cepheyi zayıf düşürecek bir geri çekilme olarak gördüğü için esneklik dilini reddettiğini ileri sürdüler.

Oysa hiçbir şey, meşruiyetini ve öfkesini Erdoğan’ın aşağılayıcı, meydan okuyucu üslubundan alan ve böylelikle yaygınlık ve süreklilik kazanan eylemler kadar hırpalayamazdı iktidarı.

Sağduyusunu çöpe atmamış herkes biliyor ki, Gül ve Arınç çizgisinden ilerlenseydi eylemlerin genişlemesi ve süreklilik kazanması çok zordu. İlk günkü polis şiddetine inandırıcı vurgularla karşı çıkış ve eylemcilerin Taksim düzenlemesine ilişkin itirazlarını ciddiye alan bir müzakere ve ikna dili: “Sihirli formül” buydu. Elbette kışkırtanlar, yer altından tempo tutanlar yine olacaktı. Fakat Erdoğan’ın düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı sesini aradan çıkartın, yerine “sihirli formülü” koyun. Provokatörlerin aynı zemini bulması mümkün müydü?

O halde şu soru meşrudur? Gezi krizinde; günün sonunda güçlenen bir bütün olarak muhafazakâr iktidar mı oldu, yoksa Erdoğan’ın rakipsiz egemenliği mi? Ortaya çıkan tablo ilginçtir. Aylarca süren ve can kayıplarına mal olan kitlesel eylemlerin, iktidarın içeride ve dışarıda yarattığı algıya herhalde olumlu hiç bir katkısı olmamıştır. Fakat Erdoğan, güçlü muhafazakâr siyasetçileri bir kere daha görünmez kılmayı başarmıştır. Saha hâkimiyeti açık ara yine ondadır. Bunu, kendisi Tunus’tayken söz alan Gül ve Arınç’la aynı hizada rol alarak yapamazdı. Onları kenara itmesi gerektiğine inandı.

Bütün dünyaya gücünü kanıtlamayı öncelikli gördü. İçeriye, fakat daha da çok dış dünyaya “bu ülkede, bu sosyolojide benim borum öter, başka ses aramayın”iddiasını güçlü biçimde tekrarladı. Bunu yaparken de tevessül etmeyeceği yöntem olmadığını gösteren ürkütücü savrulmalar yaşadı. Kürsüye her çıktığında camide içki içenler olduğunu ve başörtülü bir kadına ağır tacizlerde bulunulduğunu ısrarla iddia etti. İlgili caminin imamı tarafından yalanlanan, diğerinde ise hiçbir kanıt sunulmayan bu iddialar, muhafazakar tabanın kendi hizasında konsolide edilebilmesini sağlamak için kullanıldı.

İşte Erdoğan ve onun denetimindeki medyaya ikinci eleştirim de budur. Lidere yöneltilen muhalif seslere karşı, kitleleri kutsalları üzerinden düşmanlaştırmak. Protestonun, demokratik hak zeminini görünmezleştirip; eldeki hazır ideolojiyle, şiddetin her türlüsüyle komşu duygulara seslenmek.

“Erdoğan ’sız olmaz” diyenlere sesleniyorum: Evet haklı olabilirsiniz; “Erdoğan’dan kurtulalım” prodüksiyonun sahne arkasına gittiğimiz zaman, hiç tekin bir manzarayla karşılaşmıyoruz. Adı konulmamış  pis bir koalisyon var orada.

Ama…

Evet, bir “ama”m var “Erdoğan’ sız olmaz”cı cepheye:

Böyle bir Erdoğan’ı eleştirmeden de hiçbir şey olmaz.

Şu sezgimi paylaşmalıyım: Anti-Erdoğan cephede her meşrepten aktör göze çarpıyor. Fakat ağır basan eğilimin kaos pahasına Erdoğan’ı harcamak, muhafazakâr cepheyi likide ederek eski düzenin yolunu açmak olduğunu sanmıyorum. Böyle bir macerayı ellerini ovuşturarak bekleyenler olabilir. Ancak büyük oyunun bu olmadığını; bir “ehlileştirme”ve ayar verme, Batı’yla daha uyumlu bir çizgiye zorlama operasyonunun ağır bastığını sanıyorum.

Umarım haklıyımdır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar