• 12.05.2021 07:26

Sevgili abim Mehmet Kök Özaltınlı’nın anısına… Aşağıda okuyacağınız dokuz yıl önce yazılmış “Bir yaş günü” başlıklı yazı “Doksan beşinci yaşını da kutlayacağız” diye bitiyordu. Ama ne yazık ki olmadı… Başka bir evrenden gelmiş gibiydi. Unutulmaz hikâyesiyle aramızdan geçti gitti.

Siz, 27 Mart’ın dünya tiyatrolar günü olduğunu biliyor olabilirsiniz. Oysa ben, abim bu günde doğmamış olsaydı sanırım hiç bir zaman öğrenemeyecektim. Sevgililer gününü bile öğrenemedim; on üç mü on dört mü karıştırırım hâlâ. Zaten zamanında öğrenmek gerekir böyle şeyleri.

Evet; bugün Kök’ün yaş günü. Önceki ay böbreğinde tümör buldular, bir böbreği bıraktı ameliyat masasında, yola devam ediyor. Bana verdiği sır şu: “95 yaşına kadar yaşayacağım, annemi geçmem lazım.”

Biliyorum, kişisel yazılar yazma kotamı aştım ama beni bağışlayın, onu sizinle tanıştırmalıyım.

1946’da doğdu. Doğmuş yani, ben yokken. Kök’ün doğru dürüst farkına vardığımda sanırım on beş yaşındaydı. Kolej’de burslu yatılı okudu. Evde seyrek görürdüm ve çok küçüktüm o yıllarda. Dönem sonlarında ailece Kolej’e gider onun “iftihar” belgesi aldığı törenleri izlerdik. Ailenin harika çocuğuydu. Çok okur, az yıkanırdı. Leyli arkadaşları arasında “pis memet” olarak tanınırdı. “Leyli”ler acımasızdır, bilen bilir.

Lisede AFS’yi kazandı, New York’a gitti. Bir yıl boyunca bize “büyük bir sürprizi” olduğunu yazdı durdu. Her mektuptan sonra, evde annemin “acaba Amerikalı bir kızla mı gelecek” merakını, babamın “saçmalama” cevabını, kendimin de “oyuncak tabanca” düşlerimi hatırlarım.

Havaalanına büyük heyecanla gitmiştik. Elinde tuhaf bir çantayla geldi, kucaklaştık. Onca zamandan sonra hemen sürprizi sormanın ayıp kaçacağını bilerek, havadan sudan konuşup açıklama zamanının gelmesini bekliyorduk. Kök hiç o mektupları yazıp bizi çatlatmamış gibi susuyordu. Babam dayanamadı: “Nedir oğlum şu sürpriz?” Kök elindeki çantayı uzattı. Babam sabırsızdı: “Nedir?” Abim “keman” dedi. “Keman çalmayı öğrendim.” Babam “hastir lan bu mu?” dedi… Gülüştüler bir daha sarıldılar. Babalar oğullarını anlamazlar zaten.

Kök yalnızca kemanla gelmemişti. Orada keşfettiği “Komünist Manifesto”yu ve koyu bir Amerikan karşıtlığını da getirmişti. “Emperyalizm” sözünü ilk kez ondan duydum, daha birçok şeyi ilk kez ondan duyduğum gibi. Nâzım Hikmet ve Aziz Nesin’le tanıştı mahalle. Arkadaşlarımla eve doluşarak, yüksek sesle Fil Hamdi’yi okuyup yerlerde böcekler gibi debelendiğimizi hatırlarım.

Her şey iyi gidiyor gibiydi. Kök ilk sınavda Hacettepe Tıp’ı kazandı. O zamanlar, doktor olmak büyük marifetti.

Sonra bir gün Kök eve gelmedi. Bütün gece onu bekledik. Sabah Jandarma aradı. “Oğlumuz” gözaltındaydı. Ev mezar gibi sustu. Kök, bir şişe ucuz şarap içip Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserine gitmiş ve konserin orta yerinde ayağa kalkıp yüksek sesle Nâzım Hikmet’in “Dinlenir, dinlenmez değil / bülbülün güle karşı feryatları… / Fakat asıl benim anladığım dil: / Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle / çalınan / Bethovenin sonatları” dizelerini okuyunca salonun şaşkın bakışları arasında iki jandarma koluna girivermiş. Yıl 1967, on bir yaşındayım. Başımıza bir felaket geldiği çok açık. Ama, nedir bu acaba? Babamı da götürecekler mi? Hayır, iki gün sonra geldi Kök. Babam buz gibi karşıladı onu. Hiç unutmuyorum sözlerini: “Oğlum sen bu devleti bilmezsin, sizi asarlar…” Hey gidi deli Feridun sen nerede öğrendin bu devleti… Kimse sormadı tabii.

Hacettepe’yi bir günde karar verdi bıraktı. Ev yine mezar.

Bir sabah eve mektup geldi. “Girmiş olduğunuz sınavda üniversitemizde burslu okumaya hak kazandınız.” Beyrut Amerikan Üniversitesi. Kök, gözyaşlarıyla uğurlandı. Kapı kapanır kapanmaz babam “bu çocuk okumaz döner” dedi.

O çocuk döndü. O çocuk, artık kendini halkına adamaya karar vermiş bir solcuydu.

Torpil falan istemem, köylü çocuklar nasıl gidiyorsa askere ben de öyle gider gelirim aslanlar gibi dedi, gitti Muş’a. Sanki Feridun’un elinin altında torpilci paşalardan geçilmiyormuş gibi.

Babamın cenazesine geldiğinde bir deri bir kemik bir de derin hüzünden ibaretti.

TİP’e girdi. 24 yaşında merkez yöneticisi oldu. Eve acayip adamlar geliyor, otuz paket sigara içip, asık suratlarıyla sabahlara kadar anlaşılmaz konuşmalar yapıyorlardı. Osman Sakalsız’ı, Nurettin Pirim’i, Umur Coşkun’u, Ayı Atilla Abi’yi falan o yıllarda tanıdım.

Gebze’ye gitti. Chrysler fabrikasında işçi oldu. 17 Haziran akşamı saç sakal birbirine karışmış eve geldiğinde, solculuğa küfreden eniştemi, aile yemeğinin ortasında evden kovdu. Ev yine mezar. Ondan öğrendik İstanbul’da işçilerin ayaklandığını. Aranıyormuş.

Bir sabah kulağını radyoya dayamış “ajansı” dinlerken buldum onu. Ordu “muhtıra” vermiş.

Evin ritmi değişti, hayatımıza bir telaş girdi. Her gün birileri geliyor kitapları dergileri kucaklayıp gidiyordu.

Ardından Deniz’ler idam edildi. İkinci kez ağlarken gördüm onu. Odasından bütün gün hiç çıkmadı.

Sonra…

Sonra, her şeyle beraber darmadağın oldu Kök de…

Elektroşoklar, ağır tedaviler, iş ve ev arasında geçen sessiz yıllar…

1975’de Behice Boran TİP’i yeniden kurduğunda, Köy Hizmetleri’nde kendi halinde ambar memuruydu. Birden dirildi.

70’leri hep beraber yaşadık. Mahalledeki bütün akranlarım TİP’li olmuştu. Kök Abi’leriyle beraber partinin yolunu tuttuk. Artık biz de “anlaşılmaz konuşmalar” yapma yaşına gelmiştik. Çok neşeli, çok kederli yıllardı. Her gün sabahlara kadar gülen, beraberce dünyayı devireceğimize inanan insanlardık. Bazılarımız çocuklarımızın isminde yaşıyor artık.

Şimdi Kök, günde elli sayfa kitap okuyarak ve mahallenin ne kadar yoksul insanı varsa çocuklarına İngilizce öğreterek geçiriyor günlerini. Evi çocuk bahçesi. Kitaplarını okuduktan sonra tanıdıklarına veriyor. Kütüphanesinde yalnız İngilizce basım (inanmazsınız) başından sonuna kadar okuduğu Lenin’in Collected Works” ciltleri duruyor. O yine mahallenin Kök Abi’si.

Evet, Kök hülyalı bir kuşağın insanıydı. Bizi de beraberinde götürdü o hülyalı yollara.

Şimdi çok başka zamanlarda yaşıyoruz. Ben o büyülü dünyaya takılı kalmış sevgili arkadaşlarıma baktığım yerden, bitmiş bir hayal, hüzünlü bir vakar görüyorum. Üstüne gelen hayata, dağılmış düşlere karşı sığınılmış bir kimlik… Onlar bana baktıklarında ne görüyorlar bunu bilmiyorum.

Çok sert kırılmalardan yürüdü gitti hayat. Onlara kızdığım da oldu için için. Ama, asla küçümsememeyi öğrendim.

Hem nasıl küçümseyebilirim ki; ölene kadar pertavsızla Vatan gazetesi okuyup Ruhat Mengi’yle mektuplaşan bir annenin oğlu, hâlâ yazılarımı okuduğunda “iyi, bugün Erdoğan’ı eleştirmişsin” demek için arayan bir insanın kardeşiyim.

En yakınımdaki iki insanı ikna edememişim.

Ama Kök beni ikna etmiş, partili yapmıştı.

İyi ki varsın Kök…

Doksan beşinci yaşını da kutlayacağız. Ve senin kütüphanende eminim Collected Works duruyor olacak…