• 27.09.2021 07:09
  • (290)

Muhalefetin risk almaktan kaçınan “minimalist” söylemi üzerine tartışmalar sürerken, ana muhalefet partisi liderinin sarsıcı çıkışına tanık olduk. Kılıçdaroğlu, iktidarın muhalefeti parçalama, açmaza alma stratejisinde kendisini en güçlü hissettiği yerden ses verdi. Bu, çok önemli bir hamleydi.

HDP’yi kriminalize etme kampanyası, Kürt sorununa devletçi otoriter bakışın doğal parçası. Fakat bu saldırgan siyaset aynı zamanda, hem diğer muhalif partilerle HDP arasında köprüler kurulmasını engellemeye, hem de ittifak içi partilerin uyumunu bozmaya yönelik bir oyun imkânı sunuyordu ve belli ki iktidar ortakları bunun iş gördüğünden emindi. Kılıçdaroğlu’nun (1) Kürt sorunu vardır; (2) HDP, sorunun çözümünde muhataptır açıklaması, iktidarın meşru siyasete koyduğu otoriter sınırlamayı tanımadıklarının açık ilânı oldu. Açıklamanın sonrasında diğer muhalif partilerden gelen sesler, bu hamlenin üzerinde müzakere yapıldığını, ortak bir aklın ürünü olduğunu düşündürtüyor. Belki şunu söylemenin erken olduğunu düşünenler olacaktır ama kanımca iktidar ortaklarından gelen mecalsiz klişe yankılar, uzun zamandır yatırım yapılan tabunun raf ömrünün tükenmekte olduğunu gösteriyor. Sezai Temelli’nin ön alarak yaptığı, sağduyuya sığmayan talihsiz açıklamasının da Kılıçdaroğlu’nun pozisyonunu zayıflatmadığını; güçlü temsil özellikleriyle Demirtaş ve Sancar’ın (HDP’yi sorunun meşru muhatabı, çözüm adresini de Meclis olarak gösteren) cevaplarının yeni bir siyasi zeminin habercisi olduğunu söyleyebiliriz.

Kuşkusuz bu açılımlar, seçim stratejisi tartışmalarını çok aşan bir alana dokunuyor. 

Muhalif partilerin, güçlü parlamenter temsili merkeze alan; kuvvetler ayrılığına dayalı, kurumsal denge ve denetlemeyi öngören; hukuku herkes için bağlayıcı kılan yeni bir sistem tasavvuru üzerinde birleşme çabaları çok değerli. Zihniyet yenilenmesi ve demokratik rejimin inşası, hiçbir siyasi kimliğin tek başına başarabileceği iş değil. Sadece seçim aritmetiği; güç yetirebilme meselesi olarak da düşünemeyiz; böyle bir sürecin, doğası gereği çoğulcu, müzakereci, uzlaşıcı yöntemlerle ilerlemesi gerekiyor. Türkiye mağdur bir kimliğin üzerinden bütün bir sistemi değiştirecek derecede etkin bir siyasi güç devşirilebildiğini tecrübe etti. Fakat varılan yer, (Alper Görmüş’ün dilimize isabetle hediye ettiği)  “nöbetleşe zorbalığın” yeni bir evresinden öteye gitmedi.

Bu açıdan bakıldığında sadece bir “güç imkânı” olarak değil, aynı zamanda zihniyet yenilenmesi ve demokrasinin inşası için Kürtlerin rızasını alabilmek hayati önemi haiz. Bunu tersinden de söyleyebiliriz: Kürtlerin rızasını alabilmek için zihniyet değişikliği ihtiyacına ve demokrasi hedefine içtenlikle inanmak gerekir. Otoriterlik dışlamanın, düşmanlaştırmanın, boyun eğdirmenin peşinde koşar. Demokratlık dinlemeye, anlamaya, uzlaşmaya, rıza üretmeye çalışır. Türkiye’nin Kürt sorununu inkâr ederek, güvenlikçi, bilek bükmeci siyasetlerle, huzurlu bir refah toplumu olabilmesi hayaldir.

Otoriter demagoji, yüz yıllık devletçi ezberlerin tekrarından ibaret. Kürt sorunu yoksa HDP’nin varlığını nasıl açıklayacaksınız? Neden büyük bir Kürt nüfus bu siyasi kimlik etrafında toplanıyor? Neden onca baskı ve dışlayıcı iktidar pratiklerine rağmen son derece ısrarlı, dirençli bir destek sağlıyor bu parti? Milyonlarca insanın iradesini temsil eden bir sesi yok sayabilir misiniz?

Başa dönersek, Kılıçdaroğlu’nun çıkışı, sorunun demokrasi perspektifinden ele alınmasına yönelik bir çağrı olarak da okunabilir. Böylelikle CHP (Kürt sorununun varlığını teslim eden ve Meclis’in üçüncü partisi olarak HDP’yi meşru muhatap sayan) son derece sınırlı ve pek de yeni olmayan bir formülasyonla Kürtler gözünde kendisini iktidardan ayrıştıran bir pencere açtı.  Ardından İyi Parti sözcüsünün, HDP’nin Meclis’te Grup Başkan Vekili ile oturum yönettiğini hatırlatıp meşruiyetini ima eden açıklaması geldi. Babacan’ın ve Saadet Partisi’nin aynı doğrultuda güçlendirici mesajlarına tanık olduk. Muhalefet bileşenlerinin kendi özgün tabanları karşısında savunabilecekleri; meşruiyet zemini güçlü bir formülasyonla bunu başarabilmeleri, güven veren bir politik akla ve cesarete işaret ediyor.

Daha önce de ifade edilmiş bu sözler kimi muhaliflerce küçümsenebilir. Dokunulmazlık oylamaları vs hatırlatılıp, CHP’ye özeleştiri davetleri çıkartılabilir. Bu tür sekter, maksimalist sesler, sosyolojik-siyasi değişim dinamiklerini anlamaktan uzak; apolitik, sabırsız ve hayli kibirli bir ruh halinin yansımaları. Ciddiye alınacak bir etkilerinin olabileceğini sanmıyorum.  

Millet İttifakının içinde ve dışındaki muhalif partilerin HDP ile diyalog kurmasını meşrulaştıran, kolaylaştıran her siyasi adımın büyük değeri olduğuna inananlardanım. HDP’nin Millet İttifakı içinde yer almasını beklemenin gerçekçi de doğru da olmadığı kanısındayım. Bu sadece sağduyunun işaret ettiği seçim stratejisiyle de ilgili değil. Muhalefet bileşenlerinin kendi tarihsel kimliklerinin elverdiği uygun mesafelerden ve işlevsel yöntemlerle geliştirecekleri işbirliği, demokratik, çoğulcu siyaset kültürüne büyük katkı sağlayacaktır.

Laik, muhafazakâr, ılımlı milliyetçi, Kürt, Alevi… Tüm bu kimlikler değişik derecede muhalif yapılarda kendilerine yer buluyor; birbirlerini tanıma köprüleri kuruyor; ortak bir projeye katkıya davet ediliyor. Muhalefet, ülke tarihinin gördüğü en renkli, en çoğulcu yelpazeyi demokrasi fikri etrafında oluşturuyor.

Bu, Türkiye için gerçekten yeni bir durum.

Umut varsa, işte buradadır.

“Nöbetleşe zorbalık”tan usanmış kim varsa bu umudun üstüne titremesi, bir nefes de onun vermesi gerekir…