Hadi ULUENGİN
Hadi ULUENGİN

Gazete: Taraf GAZETESİ

Çin taamı

  • 6.10.2012 00:00

 EVE taş atımlık mesafede bir Çin lokantası var. Lâfın gelişi lokanta diyorum.

Moda deyimle fast food tabir edilen cinsten bir büfe... Paket hizmeti de veriyor.

Zaten masa servisi bile karton kutuda yapıyor. Bilhassa öğlenleri de vızır vızır işliyor.

Fiyatlar el yakmadığından paydos vakti geldi miydi banka memureleri, hastane çalışanları, bir bölüm esnaf, hatta bazı mahalle sakinleri bile mekâna üşüşüyorlar.

Çalakaşık değil de çalaçubuk karın doyuruyorlar. Ne de mahirane kullanıyorlar!

Burada Pekin ördeği ısmarlanamaz ama semt lokantası olarak da hiç küçümsenemez.

***

ÇİN büfesiyle girizgâh yapmam bu ülke taamlarına duyduğum zaaftan kaynaklanmadı.

Geçenlerde İstanbul’u merkez seçip de mesleğini Ortadoğu ve Balkanlar’da sürdüren bir yabancı gazetecinin yakınmasını okudum. Öve öve bitiremediği şehrimizde yaşamaktan sonsuz mutluluk duyduğunu ifade ediyor fakat tek bir konuda serzeniş dile getiriyordu:

Meğer dünya mutfağını çeşnilendiren lokantalar çok az ve çok eksikmiş.

***

HAK veriyorum ama yine de afalladım. Çünkü ben ilk pizzayı 1966 veya 1967 yılında tattım. “Sosyetik” (!) kafeterya Caddebostan’da açılmıştı ve muazzam olaya dönüşmüştü.

Masa boşalsın diye enfes gözlü Yahudi kızlarla birlikte kuyruğa girmek ve bütün harçlığı bırakarak ketçap bulanmış hamuru yutmak fiyakaların zirvesini oluşturuyordu.

Eh İtalyan pidesi ne, bizlerin yegâne bildiği yumurtalı pide ne!

Vakıa doğru, ebeveynlerimle Rejans’ta zakuski, sonraları da arkadaşlarımla Fişer’de şnitzel yemişliğim vardı. Fakat yine de İstanbul evrensel çeşniler açısından tam bir çöldü!

Böylesine mekânların sayısı taş çatlasa bir elin parmaklarıyla sınırlı kalırdı.

Zaten de daha fazlası açılsa büyük ihtimalle müşterisizlikten kısa sürede iflas ederdi.

Arz-talep meselesi, rakı mezesinden İspanyol tapasına geçecek cesaretten yoksunduk.

Dolayısıyla da tıpkı sanatta, kültürde, modada, estetikte vs’de olduğu gibi şehrimiz farklı lezzetler açısından da çok taşralı, çok kapanık ve çok tecrit bir manzara sunuyordu.

Tabii bunun farkına varabilmem için başka kentleri ve başka diyarları görmem gerekti.

***

OYSA şimdi, yukarıda örneklediğim gibi Çin işi mahalle büfelerinden AVM’lerdeki Tayland fast food’larına veya şık semtlerdeki West Cost lokantalardan daha mütevazı Yunan tavernalarına yedi düvel mutfağını sıralayan ibadullah mekâna rastlıyoruz.

Bazıları kalantor kesime hitap etse bile diğerleri orta sınıflarla da dolup taşıyor.

Üç nesil önce çatalı bile bilmeyen insanlar bugün büyük ustalıkla çubuk kullanıyorlar.

Rayihası kaçmasın diye espresso kahveyi ristretto olarak ısmarlıyorlar.

Süpermarket reyonlarında satılan Japon suşilerinin de en azından tadına bakıyorlar.

O hâlde kuşku yok, yine tıpkı sanatta, kültürde, modada, estetikte vs’de evrenselliğe yaklaşan Türkiye ve İstanbul artık damak babında da o evrenselliğe doğru koşuyor.

Az buz şey değil, bunun devrim niteliğini kavramak ve yabancı gazetecinin aslında haklı yakınması karşısında yine de hayrete düşmek için sosyolojik tarihte ancak hiç sayılacak bir zaman süresi öncesinde ketçaplı hamuru ilk kez pizza niyetine yutmuş olmak gerekiyor.

***

ÇOK mu önemli? Evet, çok önemli!

Önem nane soslu balığı veya soya salçalı mısırı sevip sevmemekten kaynaklanmıyor.

Çünkü farklı lezzetleri bilmek, görmek ve tatmak mide kursağından ziyade aslında hayat ufkumuzu açıyor. Sofra önyargılarını kırarken yine aslında hayat önyargılarını kırıyoruz

Kâse içinde Çin yemeği keşfederken o kâsedeki farklı dünyaları da keşfediyoruz.

Çubukları mahirane kullandığımız ölçüde de evrenseli aramakta daha mahir oluyoruz.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.