Hadi ULUENGİN
Hadi ULUENGİN

Gazete: Taraf GAZETESİ

Muhteşem fetih

  • 28.11.2012 00:00

 PARİS’te yaşayan Yunanlı bir arkadaşım var. İrena’yla yakınlığımız tarihe uzanır.

Ne Kıbrıs, ne Çardak, ne de “it dalaşı” aramıza kara kedi sokabildi.

Neyse, bir müddet önce karşılaştığımızda “dinle kardiya-mu” diye üzerime atladı.

Sonra da yarı şaka, yarı ciddi, “sizden kurtulduğumuzu zannediyordum ama işte bizi yine fethettiniz” deyip hızlı hızlı anlatmaya başladı.

***

MEĞER Atina’ya gitmeden önce randevularını Türk dizilerine göre ayarlıyormuş.

Kime telefon etse “o saatte olmaz” cevabını alıyormuş. Muhteşem Yüzyıla, Aşk-ı Memnuya yahut başka bir “made in Turkey” prodüksiyona bakacaklarını söylüyorlarmış.

Sonra da ekledi: “Tavernalar dâhil bütün şehirde hayat duruyor. Akropol yıkılsa ekranın önünden kalkmayacaklar. De vre kardiya-mu, bunun adı fetih değil de nedir?”

***

TAHMİN etmişsinizdir, yukarıdaki anekdotu Başbakan Erdoğan’ın aynı Muhteşem Yüzyıldizisine ilişkin olarak yaptığı son “muhteşem” (!) çıkıştan dolayı anlattım.

İnanılacak gibi değil! Diyelim ki senaryoyu eleştirdi. Hadi bir derece kadar amenna!

Fakat “cezaî müeyyide” (!) için yargıçları göreve çağırmasın ne buyrulur?

Bu nasıl bir otoriter zihniyettir! Bu ne menem bir zaptî anlayıştır!

Her filmin, her müziğin, her kitabın Jdanov veya Goebbels’ten cevaz aldıktan sonra yayımlanabildiğiStalin Rusya’sında yahut Hitler Almanya’sında mı yaşıyoruz?

Artık ekran yapıtları bile iktidar önderinin tarih anlayışına göre mi vizyona girecek?

Üstelik Başbakan’ın efsane kıldığı o tarih anlayışından bakıldığı takdirde bile, gerçeği ister yansıtsınlar, ister çarpıtsınlar, dizileri aforoz etmek değil öpüp başa koymak gerekiyor!

***

EVET, öpüp başa koymak gerekiyor, çünkü İrena Yunanistan’daki “Türkomania”yı kastederek“fetih” ifadesini kullanırken aslında doğru bir olguyu vurgulamış oluyordu.

Eğer Orta Doğu’dan Orta Asya’ya ve Mağrip’ten Balkan’a Türk prodüksiyonları seyreden insan sayısı yüz elli milyon civarında hesaplanıyorsa, bu, muazzam bir başarıdır!

Hadi “emperyal kültür” gibi belki abartılı kaçacak bir deyimi kullanmayayım.

Fakat şu kesin ki birer “popüler kültür” yansıması olarak oralara giden yerli yapımlar sihirli kutudaki kurgunun, senaryonun, entrikanın haydi haydi ötesine taşıyorlar.

Bütün altyapısıyla ve bütün bilinçaltıyla bir Türkiye ve Türklük imajı şırıngalıyorlar.

Arabî çocuklar çat pat Dede Korkut lisanı öğrenmeye başlıyorlar; Suudi kadınlar kocalarını veya sevgililerini seçmek özgürlüğüne sahip Türk kadınlarına imreniyorlar; Kazak veya Arnavut aileler de ilk fırsatta dizideki Antalya otelinde tatil yapmaya hevesleniyorlar.

Ve bunun adı bir anlamda, Helen arkadaşımın zikrettiği o “fetih”in ta kendisidir!

***

NİTEKİM hatırlatayım. 2. Savaş bitiminde ABD “Marschal Planı”yla Avrupa’ya yardım akıtırken tek, ama tek bir şart koşmuştu: Sinemaların Hollywood filmlerine açılması!


“Amerikan hayat tarzı”
nın Yaşlı Kıta’ya sirayet etmesi bu sayede başladı ve sürdü.

Hiçbir Beyaz Saray önderi de Rüzgâr Gibi Geçtinin senaryosunda İç Savaş tahrif ediliyor diye kıyameti kopartmadı. Hele hele yargıyı göreve çağırmayı asla düşünmedi.

Aksine, içerik ve şekil ne olursa olsun “kültürel fetih”e zemin yarattığı içindir ki “beyaz perde serbestîsi” Washington’un hür ticaret kavramında hep birinci ilkeyi oluşturdu.

Blucin pantolon James Dean, rock müzik de Elvis Presley imajıyla tahakküm kurdu.

Eh, şimdi ekran dizileri sayesinde “at üstündeki ecdâdın” bile fethedemediği yerlerin “fethi”ne (!) imkân doğmuşken sen kalk otoriter bir ceberutlukla “tarih zaptiyesi” kesil!

O tarihe mi yanayım, yoksa liderini böyle bir zihniyetle donatan talihe mi yanayım?


[email protected]

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.