Hadi ULUENGİN
Hadi ULUENGİN

Gazete: Taraf GAZETESİ

Tuğla otoritarizmi

  • 6.06.2013 00:00

 MALÛM, bozkırı tutuşturan meşru ve haklı kıvılcım Taksim Gezi Parkı projesinde, yani bir mimari tasavvur ekseninde çaktı.

O hâlde bugün otoritarizm- tuğla ilişkisinden başlamak istiyorum.

Zaten tuğla kelimesini de bir metafor olarak kullanıyorum.

Bunu teknik evrime göre kerpiç, taş, beton vs. gibi sözcüklerle de değiştirebilirsiniz.

Kastettiğim şeyi, bir yönetim tarzının şöyle veya böyle otoriterleşmesine paralel olarak “tarihe iz bırakacak eser” atılımlarının da aynı ölçüde yoğunlaşması oluşturuyor.

Fakat burada illa totalitarizm gibi büyük ve vahim bir sıfat kullanmaktan da kaçınalım.

***

TAMAM, yukarıdaki olgu bu tür rejimlerde zaten mutlaka ve mutlaka devreye giriyor.

Nitekim Hitler’in sabah akşam tasarladığı ama savaş başladığı için ancak 1936 Berlin Olimpiyatları Stadı’nda hayata geçirebildiği “delirium mimarisi”nden, Stalin’in Moskova ’ya ek olarak bütün Doğu Avrupa başkentlerine de metazori “hediye ettiği” (!) hilkat garibesi ve psödo-barok kulelere, modern zamanlar diktatörlükleri daima böylesine projeler ürettiler.

Tabii bunlara bir de faşist İtalya’nın ta Somali ve Habeşistan’lara bile taşıdığı o gerçekten öncü ve fütürist yapı üslubunu eklemek gerekiyor.

Ancak yine de “görkemli mimari” ihtirası illâ totaliter olmayan, hatta yönetimin nispeten kişiselleşmesine imkân tanıyan demokrasilerde dahi ön plana çıkabiliyor.

***

ÖYLE ve nitekim bunun en son ve en somut örneği Mitterrand Fransa’sıdır!

İktidarı döneminde Tanrı lâkabıyla anılan sosyalist cumhurbaşkanı bütün itirazlara ve bütün protestolara rağmen Paris’in o çok meşhur ve çok saygın Louvre Sarayı’na inanılmaz ölçüde gudubet bir piramit ekledi ki, adı bu defa Firavun’a çıktı!

Üstelik unutmayalım, sözkonusu Paris’in bugünkü mimarisi dahi hemen tümüyle, tam bir despot olmasa bile yine de otoriterliği su götürmeyen 3. Napolyon’un muhtemel isyanları bastırmak için şehri baştan sona yıktırıp yeniden düzenlettiği Haussmann’ın imzasını taşır.

Aynı olgu bir o kadar otokrat Belçika Kralı 2. Leopold’un Brüksel’i için de geçerlidir.

Dolayısıyla, tekrar başa döner ve barut fıçısını niçin Gezi Parkı projesi fitilinin ateşlediğini sorgularsak, buradaki tuğla- otoritarizm ilişkisini, yani Başbakan Erdoğan’ın iktidarı kişileştirme atılımlarıyla, yine onun mimari açıdan “tarihe geçecek görkemlilik” tasavvurları arasında yoğun bir paralellik olduğunu tekrar saptamamız gerekiyor.

***

İŞİN aslına bakarsanız Gezi Parkı dahi cim karnında nokta kalıyor.

Çünkü zaten insanların kaç çocuk yapması, nerede içki içmesi yahut metroda nasıl davranması gerektiği konusundaki pederşahi muhafazakârlığı bile artık açıkça zaptiyeliğe dönüştüren AKP lideri bu siyasi ve sosyolojik otoriterliğini tırmandırdıkça, Trakya’ya kanal, Boğaz’a köprü, Çamlıca ve Taksim’e camii, kuzeye havaalanı, şuraya veya buraya AVM falan, tuğla otoritarizminde de gradoyu tırmandırıyor.

Başka bir deyişle, giderek kişiselleştirdiği iktidarı düz bir güzergâhta tutmak istediği ölçüde, yine giderek kişiselleştirdiği gönyeyle planşa düz bir perspektif çiziyor.

Kabul, tabii ki yukarıdaki bütün projelerin yanlış ve yersiz olduğu iddia edilemez!

Tamam da, o kanalı, o köprüyü, o camiyi, o havaalanını, o AVM’yi kullanacak yurttaşın fikrini sormak ve uzlaşma aramak bir yana, Erdoğan’daki tuğla otoritarizminin özünde siyasi otoritarizminuzantısı ve tezahürü olduğu yine aynı yurttaşın gözünden kaçmıyor.

Ve işte nihayetinde de vahamet Gezi Parkı’ndaki tuğla- bomba kavgalarına varıyor.

Oysa varsın mütevazı olsun; varsın “mimari tarihe iz bırakmasın”; varsın görkemli addedilmesin, demokrasiler ancak tuğlaların ortak dizildiği yapılar üzerinde sağlamlaşıyor!


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.