Hadi ULUENGİN
Hadi ULUENGİN

Gazete: Taraf GAZETESİ

Bir lokanta macerası

  • 13.07.2013 00:00

 KIZIM Türkiye tatiline gelmişti, maaile Bodrum civarında lokantaya gittik.

Modaymış da... Öyle demişti.

Yolunduk. Yolunduk ne kelime, kazığa, hem de yağlı voyvoda kazığına oturtulduk.

***

SIRF kazıklanmakla kalsak yüreğim gam yemeyecek.

Pintiliğim yoktur. Az çok karşılığını alabildiğim takdirde hiç mi hiç aldırmam.

Ama sözkonusu mekânın tek özelliğini yeşilcene bir kır bahçesi olması oluşturuyordu.

Bana biraz Christopher Isherwood’un “Berlin’e Elveda” romanından sinemaya da uyarlanan “Kabare” filmindeki köy lokantasını hatırlattı. Buraya kadar amenna! Ya gerisi?

İçine tarçın boca edilmiş bir kuru fasulyenin “yerel pilaki” (!), baltayla parçalanmış kaba bir döşün de “pirzola” (!) diye önünüze konulduğu düşünün ve ötesini sormayın!

Henüz burjuva olamamış avanak şehirliler! Afiyetle yutmakla kalmayıp dört çarpı dört otomobilleriyle villalarına dönerken bir de “otantik mutfak” tattık diye keyifleniyorlardır.

***

BİZİMKİSİ bile bile lâdes oldu. Tatil beldelerindeki bu tür yerlerin insanı enayi yerine koyduğu zaten malûm. Adı “meşhur”a çıkan mekânlardan ise hepten kuşkulanırım. Neymiş?

Kerimem hanımefendi kuafördeki sosyete dergisinde methiyesini okumuşmuş.

O dergiyi alacaksın ve “gurme” (!) diye imza atmış yazarına şapır şupur yalatacaksın.

Çünkü iş sırf yemeklerin berbatlığıyla da bitmiyordu!

***

PATRON niyetine karşılayan adam zaten köylü mü köylü! Haza, ayı aleyhisselam!

Buyurun” bile demiyor. Karabaş köpeğe komut verir gibi “otur” diyor.

Belki ki uyanık davranıp daha önce bostan diye kullandığı araziyi lokantaya çevirmiş.

Tek melekesi oklavayla yufka açmak olan karısına da “şef” (!) unvanını bahşetmiş.

Mezradan topladığı bilumum yontulmamışları ise “garson” diye kullanıyor

Sanki “zıkkımlan” der gibi tabaklar önümüze dehşet bir hoyratlıkla atıldı.

Ismarladıklarımızın gelmesi ise mandanın yalaktan ahıra salınması kadar uzun sürdü.

***

BİR ara torunum için tekrardan meşrubat istedim.

Bir, üç, beş, bize bakan alığın bir kulağından giriyor, diğer kulağından çıkıyor.

Her nasılsa mucize oldu ve patron seslenişlerimden birini duydu.

Çocuğu “getirsene lan” diye haşladıktan sonra bize dönüp ne dedi biliyor musunuz?

N’olacak, yörük! Yavaştır, kusura bakma!

İşte orada şak diye düşüp bayılabilirdim.

***

EVET evet, şu yaşa geldim ve hantallıklarını toprağın durağanlığına, yavaşlıklarını ise mevsimlerin ahesteliğine yorduğum köylülerin böyle bir hiyerarşisi olduğunu bilmiyordum.

Yörükleri kendilerinden alt seviyeye koyduklarını ilk defa o an duydum.

Lâkin muhtemelen doğrudur!


Hegel
’den Marx’a tarihselcilik anlayışına inanmasam dahi yerleşikliğin göçebelikten daha ileri bir uygarlık aşamasına tekabül ettiğini her hâlde kabullenmek gerekiyor.

Yani tarladaki öküzün arkasında saban tutmak bile köylüyü, o öküzü ancak dağda bayırda dehlemekle yetinen göçebeden daha atik, daha çabuk ve daha cevval kılıyor.

Eh, ne demeli? Son tahlilde her şey izafidir ve beterin beteri, yavaşın da yavaşı vardır!

Tabii bir de tarçın boca edilmiş kuru fasulyeyi “yerel pilaki”, yağlı köylü kazığını ise “otantik mutfak” diye yutmak vardır ki, zahir bu da uygarlığın zirve noktasını oluşturuyor.

Henüz burjuvaya dönüşememiş şehirli enayiliği!


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.