Hadi ULUENGİN
Hadi ULUENGİN

Gazete: Taraf GAZETESİ

Şah damarı olarak Osmanlıca

  • 12.12.2014 00:00

 SEZAR’ın hakkı Sezar’a, zira Cumhurbaşkanı Erdoğan bu defa doğruyu söyledi.

Çünkü gerçekten de Osmanlıca diye bir dil yoktur. Etimolojik olarak mevcut değildir.

Ama tabii ki kabul, tamlamalar dâhil sayısız Arabî ve Farsî kelimeyle donanmıştır.

Üstelik de devirlere ve kalemlere göre ağdalı mı ağdalı bir içerik taşımıştır.

Fakat ne o kelimelerin varlığı, ne yazımın elifba niteliği, ne de ağdanın yapışkanlığı Osmanlıcanın aslında öz be öz Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmez.

***

DEĞİŞTİRMEZ, zira Saray ve periferisinde tedricen “bilgiç” (!) ve kitabi bir dilin oluşması doğal bir ihtiyaçtan kaynaklandı. Kimse züppelik olsun diye yeni lisan icat etmedi.

Dede Korkut veya Yunus Emre’nin çok sınırlı lügat dağarcığı emperyal ve kültürel bir sıçramaya imkân tanımadığı içindir ki, Arapça ve Farsça alıntılı bir Osmanlıca doğdu.

Ama Türkçenin hâkimiyeti hem gramatikal yapıda, hem de kelime hazinesinde sürdü.

Nitekim aynı şey aynı nedenlerden ötürü kâh Latinceye, kâh Grekçeye başvuran pek çok Batı lisanı için de geçerlidir. Bunlar saymakla bitmez.

Dolayısıyla laikperest ırkçıların yaptığı gibi aynı Osmanlıcayı “zaten Türk ve Türkçe değildi” diye aforoz etmenin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur ve cahilliğin daniskasıdır.

***

ÖTE yandan, geri plandaki amacı ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı sözkonusu aforozu “şah damarlarının kopartılması” olarak değerlendirirken de doğru bir tespit yaptı.

Çünkü hakikaten Cumhuriyet’in “dil ve harf devrimi” yeni oluşan ulusu en başta din aidiyeti olmak üzere bütün bir uygarlık kültürüne yabancılaştırmak girişimidir.

Atılım tabii ki yukarıdaki gaye güdülerek gerçekleştirildi ve ekmek bıçakla kesildi.

Yani “zaten halkın ezici çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu ve Arabî alfabe de Türkçeye uymuyordu” diyerek o “dil ve harf devrimi”ni masumane bir sadeleştirme çabası olarak algılamak ve sunmak çocuk kandırmaktan öteye gitmez ve gitmiyor.

***

OYSA ben kendi hesabıma, aslında Fransız sömürgeciler tarafından dayatılan ama lehçe ve şiveleri birleştirdiği için Ho Şi Min dâhil Vietnam milliyetçilerin de desteğini alan 1918 “Quac Ngu” reformu hariç Türkiye’dekine benzer başka bir örnek bilmiyorum.

Buna belki bir de siyasi gerekçelerle Buğdan Rumencesinin 19. yüzyıl ortalarında Kiril harflerinden Latin harflerine geçişini ekleyebiliriz.

Her halükârda yukarıdaki “Quac Ngu” reformuyla birlikte Vietnam dili Han kökenli bazı kelimelerden arındırıldı. Yazıda da Çin karakterleri yerine Romen alfabesi benimsendi.

Hâlbuki bizzat sözkonusu Çin Mao devrinde bile böyle dönüşüme cevaz vermedi.

Büyük entelektüel Lu Sin’in daha önce Latinleşme yönünde yaptığı çağrılara rağmen Pekin buna yanaşmadı. En fazla “pin yin” denen kısmi sadeleştirmeyle atılımıyla yetindi.

Çünkü Çin asla ve asla “şah damarını kopartmak” ve aidiyetini taşıdığı büyük uygarlığa yabancılaşmak istemedi.

***

GÖRDÜĞÜNÜZ gibi, eğer iki gündür yazdıklarımdan hareket edilirse hem doğurmuş olduğu derin travmadan ötürü Cumhuriyet’in “dil ve harf devrimi”ni reddettiğim; hem de hükümetin Osmanlıcayı zorunlu eğitim dersi kılmak projesini desteklediğim sonucu çıkıyor.

Oysa hiç de öyle değil! Şeyler illâ ak ve kara olmadığı için grilere henüz değinmedim.

Başka bir deyişle, olumsuzlukları dobra dobra saptamak ne olumlulukları es geçmek; ne projenin gerçekleşmesiyle doğabilecek yeni olumsuzlukları öngörmemek; ne de iktidarın “başka hesaplarına” (!) karşı tetikte durmamak anlamına geliyor.

Dolayısıyla bunların hepsini ve sentez arayışını yarına bırakıyorum.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.