Hadi ULUENGİN
Hadi ULUENGİN

Gazete: Taraf GAZETESİ

Memleket havadisi

  • 28.02.2015 00:00

 O yıl kapağı Belçika’nın kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyüne atmıştım.

Arden Dağlarının göbeğindedir. Ortasından Semois ırmağı akar. Fransa’ya da sınırdır.

Zaten Alman tankları 2. Savaş’ta tam buradan güneye inmiştir ki, bu yarma harekâtı engebelerin aşılamayacağını sanan General Gamelin ordularını kesin bozguna uğratmıştır.

***

AHALİ ormancılık ve tütün üretimiyle geçinirdi. Ben de deli bakıcılığı yapıyordum. Boğaz tokluğuna tımarhane bekçiliği de diyebilirsiniz…

Neyse, bir akşam Katolik sendikası temsilcisi bitişik köydeki toplantıya davet etti.

Takriben sekiz- on kilometre ötedeki mekâna varır varmaz da oradakiler bizim köyün adını zikrederek “şu sizin Alle memleketinde ne var, ne yok” diye sordular. Şaşırdım.

***

ŞAŞIRDIM, çünkü kitabi biçimde bildiğim Fransızcanın derinliklerine vâkıf olmadığımdan burada zikredilen “pays” kelimesinin ancak “ülke”; veya “memleket” olsa bile yine de siyasi coğrafya anlamında kullanıldığını sanıyordum.

Küçücük bir köyün de “memleket” olarak tanımlanabileceğini hiç düşünmemiştim.

Daha sonra ikincisinin zaten bu birinciden türediğini öğrendim.

***

AYNI yılın sonunda, boğaz tokluğu yetmediği için İsviçre’nin Basel şehrine indim.

Şansım yaver gitti, ânında hamallık işi buldum.

Yatmak için de Protestan rahiplerin mülkiyetindeki bir düşkünler yurduna yerleştim.

Birkaç Yugoslav işçinin ve yerli berduşun dışında orada geceleyenlerin hemen hepsi yine benim gibi “turist” (!), daha doğrusu kaçak Türklerden oluşuyordu.

Selâmünaleyküm, aleykümselâm, ilk sordukları şey “memleket neresi” oldu.

Yine şaşırdım.

Tabii bu defaki şaşkınlığım sözcüğün anlamını bilmemekten değil “memleket” orijinine niçin böylesine önem atfettiklerinden kaynaklandı. Ben kimseye bunu sormamıştım.

İstanbulluyum cevabını verdim. Yetmedi. “Aslen” sorusu eklendi.

Ne diyeyim? Anne tarafından Fatihli, baba tarafından Cibalili mi?

Yoksa Lâlelili mi, Kadıköylü mü, Kalamışlı mı?

***

SONRA, o gece rahipler yatakhane ışıklarını söndürüp ranza horlamaları başladığında aklıma birden,Fürüzan’ın ne yazık ki şimdi adını çıkartamadığım bir hikâyesi geldi.

Hatırladığım kadarıyla aktarayım: Yazar burada Anadolulu olmayanları tarif ederken metafor olarak, istasyonda makas değiştiren ve ters yöne giden asker trenlerini kullanır.

Onların diğerleri gibi pencereden sarkarak karşı katara “Sivaslı var mı, Erzincanlı var mı” diye bağırmadığını ve kompartımanda sessizce oturmakla yetindiğini kaydeder.

İşte, bu gözlemin ne denli doğru ve isabetli olduğunu bundan kırk küsur yıl önce ilkin bir Belçika dağ köyünde, sonra da bir İsviçre düşkünler yurdunda fark ettim.

***

BÜTÜN bunları şundan dolayı hatırladım: Geçen gün bir gazetede hâlen İstanbul’da yaşayanları coğrafi kökenlerine ve rakam kayıtlarına göre sıralayan bir şema yayınlandı.

Ezici çoğunluğun bir   “memleketi” var! Hâlâ ve hâlâ var!

Demek sözkonusu aidiyet dürtüsü insan fıtriyatına öylesine kazınmış ki, muhtemelen yedi tepeli şehirde doğup büyümüş olanlar bile o “memleket”ten vazgeçmiyorlar.

Tamam da, “memleketi” olmayanlar; daha doğru “memleket” kavramını kullanmak ihtiyacını hissetmeyenler bu tablonun neresinde duruyorlar? Veya durmak zorunda kalıyorlar?

Artık asker trenleri de kalmadı ki kompartımanlarda sessizce oturuyorlar diyeyim…

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.