Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Buradan, nereye...

  • 14.04.2011 00:00

T.S. Eliot’ın “en zalim ay” dediği nisanın ortasına geldik : “leylâklar / Yeşerttiği için ölü topraktan, anıları / Yeni arzularla kardığı, eski kökleri / Uyandırdığı için bahar yağmuruyla” (April is the cruellest month, breeding / Lilacs out of the dead land, mixing / Memory and desire, stirring / Dull roots with spring rain).

Ben de bakıyorum, bu 2011 ilkbaharında uyanacak köklerim, yeni arzularım, yeşerecek leylâklarım var mı (kaldı mı) diye.

Dört ay boyunca Kürt sorununa ilişkin bazı düşüncelerimi yazdım. Hani, yazarsın da, bir umudun olur, çözüme dair. Benim pek yok, açıkçası. Daha doğrusu, olması gerekirken yok, olmaması gerekirken var gibi. Bir yandan, bütün savaş söylemleri yorgun, inandırıcılığını yitirmiş. Dolayısıyla silâhlar tekrar konuşmaya başlayamazmış gibi geliyor insana. Ama diğer yandan, herşey gelip gelip siyasetin körlüğüne takılıyor. AKP bu aşamada elini göstermiyor; parlamenter mücadelede en ufak bir olumlu muhteva ortaya koymuyor; hazirandan sonra yeni bir açılım başlatabileceğine inanmayı, sırf sizin iyimserliğinize bırakıyor.

Buna karşılık PKK cephesinde de herhangi bir zekâ pırıltısı, yaratıcılık belirtisi yok. BDP bir taktik tıkanma noktasındayken, sivil itaatsizlik hareketini Mısır özentisi bir sindirmemişlikle başlattı. Bayraklı, öz savunmalı, köy komünlü “demokratik özerklik” gibi, bu geniş talepler paketini de hükümete dayatıp barışın önünü açması, pratikte çok zayıf bir olasılık. Ve tabii, iki taraf birbirinin bileğini bükmeye çalışırken kaybedilen her gün, çözümsüzlüğün pususuna yatmış bekleyen militarizme yarıyor. Bir yerde bir grup gerilla öldürülüyor; başka bir yerde, misilleme olarak mayın patlatılıyor ve askerler yaralanıyor.

Tarih, bütün hatâ ve yanılgılarıyla insanlar katından, insanî bir dolayımdan geçmeksizin ilerleyen mekanik bir süreç değil. Böyle tek bir özne bile yok, “tarih” diye. Belirli bir soyutlama düzeyinde olabilir, olacak, kaçınılmaz görünen şeyler, pekâlâ gerçekleşmeyebilir, sırf insan faktörü nedeniyle. Marx ve Engels, Komünist Manifesto‘nun girişinde, sınıf mücadelesinin bazen zaferler ve yenilgilerle, ama bazen de çatışan sınıfların birbirini yoketmesiyle (yani hiç kazanan olmamasıyla) sonuçlanabileceğini söylemişlerdi. “Sınıf” yerine başka hangi grup aidiyetini koyarsanız koyun, aynı uyarı geçerli.

Buradan siyaset ve Türkiye nereye gider, bir mesele; ben nereye giderim, o da ayrı bir mesele. Önümde üç dört ayrı patika uzanıyor. Bir ihtimal, Kürtlerden Ermenilere sıçramak; hazır 24 Nisan yaklaşırken, 1915 soykırımını yazmak enine boyuna, 96. yıldönümünde. Zira ortalığı gene yalan ve riya kaplayacak, beş on günlüğüne. Son yıllarda durum hayli değişti gerçi. Bir duvar yıkıldı; yirmi, on, hattâ beş yıl öncesinden çok farklı ve geri dönüşsüz bir ortam doğdu. Siyasî çözüm ne olur, bilemem, ama namuslu sesler hep çoğalacak ve tarihî gerçeklerin tartışılması olağanlaşmaya devam edecek. Fakat bu çerçevede de olsa, daha söylenecek çok şey var, kuşkusuz.

Yeri gelmişken belirteyim; bu alanda en umut verici gelişmelerden biri, Türkiye’nin gerçek, özgür, eleştirel tarihçilerinin seslerini duyurma kanallarının giderek çoğalıyor olması. Cemil Koçak, Hakan Erdem ve Mehmet Alkan, üçlü bir televizyon programına başlıyorlar, çok yakında. Bomba gibi bir şey yapacaklarına, hele Türkiye yakın tarihine ilişkin efsanelerin iyice tozunu atacaklarına eminim. Star‘da her pazar çıkan tarih sayfalarıyla Cemil Koçak, buna girişti zaten. İki hafta önce, Atatürk’ün öte âlemden kendisine seslendiğini öne süren Neclâ Çarpan diye birini anlatmıştı. Ben de, Atatürkçülüğün bu tür meczupları olmasa bile neden tam anlamıyla bir dine dönüştüğünü yazmaya hazırlanıyordum, ne zamandır. Acaba artık sırası geldi mi ?

Lâkin bir üçüncü olasılık var ki beni en fazla o çekiyor sanırım : Kürtlerden Ermenilere veya Atatürkçülere değil, “sol”a ve “sol”culara geçmek. Zaten sendrom ve semptomları çok benziyor (BDP de kendine “Türk solcusu” diye -Akın Birdal’a ilâveten- bula bula Ertuğrul Kürkçü’yü buldu). Kızıldere’nin yıldönümü geldi geçti; bu vesileyle bir kere daha akıl almaz “şanlı tarihimiz” güzellemeleri yazılıp çizildi (ve herhalde en hayalcilerinden birini de gene Kürkçü kaleme aldı).

Tony Judt’ın daha önce de değindiğim Postwar‘unu (Türkçeye Savaş Sonrası diye çevrilmiş; Yapı Kredi Yayınları) aylardır bir alıp bir bırakıyorum. Bu konu açısından en kritik bölümleri, herhalde 1945-53 arasıyla ilgili. (a) Sovyetler Birliği’nin ve uluslararası komünist hareketin, bizde hâlâ pek az konuşulan, ama asla “tarihin yönü”ne atfen bağışlanamayacak kötülüklerine ışık tutuyor. (b) Başta Fransa olmak üzere Avrupa’da sağ ile sol arasında ne tür “kültür savaşları”nın şekillendiğine; solu, “anti-komünistlerle aynı paralele düşmemeyi” yani bir noktada “anti-anti-komünist” olmayı her şeyin üstünde tutan bir zihniyet yapısının nasıl esir alıp dumura uğrattığına ışık tutuyor.

Önümüzdeki haftalarda herhalde bunlarla uğraşacağım. Ama hangi sırayla?

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar