Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Kiminle birlik

  • 4.06.2011 00:00

Geçen günkü yazımdan sonra düşündüm; benimle röportaj yapmak isteyen o Fırat Haber Ajansı muhabiriyle, “ayrı dünyalar”ımızı nasıl tanımlıyorduk acaba ? Türkler ve Kürtler diye mi (ona göre), ya da barışçı bir sol demokratlık ve “haklı savaş”çılık diye mi (bana göre) ? Ya da, hangisi gerçeğe daha yakın ?

31 mayıs salı akşamı 20:00’de, aHaber’in “Memleket Meselesi” programında Sırrı Sakık ile de tartıştık. Ben Kürtlerin ezilmişliği ve mağduriyetine ilişkin bütün tesbitlere toptan katıldığımı daha baştan söylüyor ve ardından, ama, diyorum, bundan “Kürt siyaseti”nin, özellikle de “silâhlı mücadele”nin doğruluğu sonucu otomatik olarak çıkmaz. Sırrı Sakık on dakika Kürtlerin mağduriyetini anlatıyor. AKP hükümetinin çeşitli manevraları hakkında hemfikir olabiliriz, ama ben muhalif siyasetin nasıl yapılabileceğine bakıyorum, dedikten sonra, PKK ve BDP’nin otoriter-hiyerarşik iç düzenlerini, Öcalan etrafındaki lider kültünü, kullandıkları şiddet dilini eleştiriyorum. Sırrı Sakık bunları çok haksız, çok insafsız buluyor; AKP’yi hiç eleştirmiyorsunuz, diyor –ve on dakika daha Kürtlerin mağduriyetini anlatıyor. En ağır koşullar altında bile, diyorum, öyle bir ezilenler hareketi olabilir ki zalimleri, öyle bir muhalefet hareketi olabilir ki muktedirleri istemeseler de barışa zorlar. Sırrı Sakık bütün bunlara giderek sinirleniyor; beni “Kürtleri aşağılamak”la, “Türklere biat etmelerini istemek”le suçluyor; ha, bu arada en kritik cümleyi sarfediyor : “Çocuklarının kemiklerini çöplüklerde bulanların başka çaresi yoktur” diyor –ve bunun öncesi ve sonrasında, bir on dakika daha Kürtlerin mağduriyetini anlatıyor.

Sırrı Sakık’la da “ayrı dünyalar”ımızı farklı şekillerde tanımlıyoruzdur, kuşkusuz. Kendi payıma, ne algıladığımı net söyleyeyim : Öfke, öfke, öfke. Öyle bir öfke ki, herşeyi örtüyor ve herşeyin yerine geçiyor; düşünmeyi bastırıyor; tartışmayı imkânsız kılıyor.

İster istemez soruyorum, kendi kendime : “Emek, demokrasi, özgürlük” blokuna destek veren arkadaşlarımla da “ayrı dünya”larda mıyız acaba ? Üç hafta önce, içlerinden biriyle bir sohbetimiz oldu. Tutumumu açıkladım (henüz yazmamıştım): bir eli silâhta olan ve/ya şiddeti maruz gösterebilen hiçbir örgüte oy veremem, dedim. Halil, dedi, seni anlıyorum ama, bak, şurada her nasılsa “evet”çisini, “hayır”cısını ve “boykot”çusunu biraraya getirebilmiş bir birlik var....

Sevgili arkadaşım kusura bakmasın; ben galiba en çok bu argümanı yadırgıyorum. Bir kere, kimin kime katılmasıyla gerçekleşti bu “birlik,” herhalde en başta ve en basiti bunu sormak lâzım. Nitekim ilginçtir, internette bu soruyu en fazla “hayır”cı ve “boykot”çular soruyor. Ne oldu, diyorlar, ses tonlarında hafif bir tebessümle, hani bizden kesin olarak ayrışmıştınız, anayasa referandumundan sonra ? Bakın, sonunda nasıl geldiniz işte, bizim durduğumuz yere !

Doğru söze ne denir ? Bence bu noktada haklılar, sonuna kadar. Referandumda, herşeyden önce BDP’nin kendisi “boykot”çuydu ve “hayır”cılıkla arasında çok ince bir çizgi vardı; ayrıca “hayır”cılık da büyük ölçüde BDP’nin eteklerine yapışmış veya etrafında kümelenmeye yatkın, demokrasiye boş vermiş bir süper-solculuktu, başından beri. Gel zaman git zaman, BDP’nin de “Türk sosyalistleri” vitrini için tercih ettiği göstermelik adaylar, hep bu kesim içinden seçildi. Star’da Berat Özipek güzel karakterize etmiş bu ilişkiyi (31 mayıs) : “[BDP] Marjinal Türk soluyla ilişkinin onu Türkiye partisi yapmadığını görmeli.... marjinal Türk solunun Kemalist, Stalinist ve milliyetçi özü onu siyaseten zehirliyor.”

Şimdi olan şudur : Referandumun “evet”çi veya “yetmez ama evet”çileri, gidip işte böyle bir bloka katıldılar, maalesef. Neden böyle oldu ? Daha önce de yazdığım gibi, önemli ölçüde alışkanlıkların ve klişelerin gücüyle (faraza “ezilen halkın partisi mutlaka ilericidir” diye düşündükleri için). Marx’tan Lenin’e, “haklı şiddet” kavramından kopamadıkları için. Biraz daha derine inersek, referandumda somutlanan “ayrışma”yı salt politik kertede, güncel siyasetler düzleminde algıladıkları, zerrece teorileştiremedikleri, hangi teorik temellerle bütünlenmesi gerektiğini sorup kavramadıkları için. (Basit bir göstergem de var bu konuda : Altüst dergisinin dar siyasî, yeni teori arayışından çok uzak karakteri.)

Bir nokta daha var ki, Akşam’da söyledim (30-31 Mayıs 2011): burada tekrarlayacağım. Galiba çoğu solcu için öncelikle “sol içi birlik” hâlâ çok önemli. Sanıyorlar ki 60 ve 70’lerin fraksiyonlaşmasının mirası bugün altedilir, yani o fraksiyonların kalıntıları birleştirilirse, halka gitmenin ve yeniden kitleselleşmenin önünü açacak bir cazibe merkezi kurulabilir.

Ham hayal. Tren çoktan kaçtı. Bu devir kapandı. Marx’ın 18 Brumaire’de (mealen) tarihte her şey iki kere cereyan eder; ilkinde trajedi, ikincisinde “fars” (güldürü) biçiminde, dediğini belki en fazla bu noktada hatırlamak gerek.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.