Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Tekrar Aydınlanma; felsefe ve tarih

  • 9.06.2011 00:00

Kapattım, seçimler ve Kürt sorunu faslını. Nasıl olsa daha çok konuşulacak, 12 Haziran sonrasında ve yıllar boyu. Ben şimdi, 7-12-14 mayısta (Hangi Aydınlanma; Ortaçağ ve tarih; Aydınlanma ve Ortaçağ) yazıp da bıraktığım konuya geri dönüyorum.

Nabi Yağcı, insanın soyut ve tarih-dışı bir zamandan kurtarılıp somut, tarihî zamana çekilmesini Aydınlanma’ya izafe etmişti. Nasıl olur, demeyi sürdürüyorum. Öncekilere ilâve edeceğim, başlıbaşına ilginç bir nokta da şu : Aydınlanma’da felsefeci çok da, tarihçi hemen hiç yok ! Hattâ gerek öncesi (Antikite ve Ortaçağ), gerek sonrası (19. ve 20. yüzyıllar) ile karşılaştırdığımızda, Aydınlanma tarihçiliğin istisnasız en fakir dönemidir (ve bu da, tarihin ne kadar horlandığına işaret eder) diyebiliriz.

Kamusal alan ilk defa Antik Yunan’da oluştu; o kamusal alan için yazan vatandaş-tarihçi, birey-tarihçi tipi ortaya çıktı. Başka bir deyişle, tarihçilik pratiği, tarih eseri ve janrını Yunanlılar icat etti. Bu andan itibaren (her ne kadar üniversite yoksa, yani profesyonel akademik formasyon söz konusu değilse de), hali vakti yerinde, dolayısıyla boş zamanını gezmek ve bilgi-belge toplamak için kullanan, kendi kendini yetiştirmiş (bize göre amatör) tarihçilerin ardı arkası gelmez. İÖ 5. yüzyılın başlarındaki Herodotos ve sonlarındaki Thukydides’i önce diğer Grekler (Ksenofon, Theopompus, Timaeus) ve ardından (bir kısmı etnik Yunan kökenli, bir kısmı asker ve devlet adamı) Romalılar izler : Polybius, Yaşlı (Büyük) Cato, Sallust(ius), Sicilyalı Diodorus, Julius Caesar, Livy (Titus Livius), Tacitus, Josephus, Yaşlı (Büyük) Plin(ius), Appian(us), Zosimus, Plutark(hos), Ammianus Marcellinus. Hangisi daha iyi ve orijinal, hangisi daha kötü, yavan ve taklit; hangisi daha çok, hangisi daha az güvenilir; orası bir uzmanlık meselesidir. Ama hepsi elhak tarihçidir ve bugün dahi İlkçağ bilgimiz, arkeolojinin olanca desteğine karşın, büyük ölçüde onlara dayanmaktadır.

Aynı şey, üç aşağı beş yukarı Ortaçağ için de geçerlidir. Din (Hıristiyanlık) örtüsünün bizatihî tütsülenme demek olduğu ve bu örtü altında hiçbir görece doğru, değerli eserin yazılmış olamayacağı safsatasını (ki, bizatihî bir Rönesans ve Aydınlanma uydurmasıdır) bir yana bırakalım; Ortaçağ ile Aydınlanma’yı karşılaştırmakta olduğumuza göre, Bizans ve İslâm-Osmanlı âlemini de dışlayıp, sadece Batı Avrupa üzerinde duralım. Başından itibaren, gene tarihçilerle doludur, bu zaman dilimi de; Prokop (Procopius, c.500-565), Tours’lu Gregoire (c.539-594), Jordanes (6. yüzyıl), Bede (c.673-735) gibi bir dizi kronik yazarı (Osmanlı diliyle vekayinameci diyelim) Göçler Çağı’nın “karanlığı”na; Villehardouin, Joinville, Freising’li Otto, Matthew Paris, Froissart ve diğerleri ise Yüksek Ortaçağa ışık tutar. Got kabilelerinin kökenini ve kollarını örneğin Jordanes’in Getica’sından; aynı şekilde, Frankları Gregoire’dan; Anglo-Saksonların Hıristiyanlığı kabulünü Bede’den, Üçüncü Haçlı Seferi ve İmparator Frederick’in serüvenlerini Otto’dan; Dördüncü Haçlı Seferi ve Latinlerin Konstantinopolis’i fethini Villehardouin’den; Yedinci Haçlı Seferini Joinville’den; 14. yüzyıl İngiliz ve Fransız krallıklarının şövalyelik töresi dahil Yüzyıl Savaşlarının (1337-1453) ilk yarısını (Crécy 1346, Poitiers 1356, Jacquerie isyanının ezilmesi 1358, büyük İngiliz köylü isyanı ve ezilmesi 1381, hattâ Osmanlılarla 1396 Niğbolu muharebesini ve kayıplarına öfkelenen Bayezit’in ertesi gün esirlerinin bir bölümünü idam ettirmesini de kapsayacak şekilde) Jean de Froissart’dan öğreniriz.

Bu olay ve tarihleri, kasten biraz ayrıntılı aktardım; amacım rastgele ukalâlık değil, bu Ortaçağ tarihçilerinin aslında ne kadar somut düşündüğü ve yazdığının altını çizmek. Belki hatırlarsınız, 4 nisanda Nabi Yağcı, “Ortaçağın tarihsel-zaman dışılığı”ndan söz etmişti. Oysa hiç böyle bir şey görmüyoruz, Hıristiyanlığın en koyu yüzyıllarına bile baktığımızda. Hattâ öyle ki, Ortaçağ kronikçilerinin “problem”i fazla soyutluk değil fazla somutluktur, bile denebilir. Tarih hakkında herhangi bir teori kurmamış oldukları halde –veya, tam da bu sayede- hemen sadece bildikleri, görüp yaşadıklarını kaleme alırlar. Makro çerçeveleri, örneğin “dünyanın yaradılışı”na ayırdıkları bölümler, ya da azizlerin hayatları ve mucizelerine ilişkin övgüleri tabii bilimsel kabul edilebilirlikten yoksundur. Ama asıl konularına girdiklerinde, gayet betimseldirler. Dar ufuklu derseniz belki anlarım. Zira “tarihsel-zaman dışı” olmak şöyle dursun, sadece ve sadece kendi tarihsel zamanlarının içinde yaşarlar.

İşe bakın ki, İlkçağ ve Ortaçağın bu tarih zenginliği, Yeniçağla ve hele Aydınlanma’yla birlikte son bulur. Somut işte o zaman yerini soyuta, özel yerini genele, tarih de yerini felsefeye bırakır. Bir yandan, zihinsel ufuklar soyutlamayla açılır. Diğer yandan Aydınlanma, büyük harfle yazılmış bir Akla “tarihsel-zaman dışı” bir uzamda mutlak egemenlik bahşeder.

Bu “anti-tarih” tavır tarihçiliği de kurutur. Nitekim Aydınlanmacı zihniyetin biricik büyük tarihçisi Gibbon’dur. Lâkin o da hemen önceki döneme, yani Ortaçağa değil, ondan öncesine tutkundur. Ortaçağdan kaçar, İlkçağa eğilir. Roma İmparatorluğu’nun Gerileyişi ve Çöküşü, Hıristiyanlık karşısında Antik rasyonalizmin yitirilmesine yakılmış bir ağıttır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.