Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Akıl ve Tarih yanlıları

  • 11.06.2011 00:00

Ortaçağı “tarihsel-zaman dışı” saymanın, Aydınlanma’yı ise bu hatâyı düzeltip somut insanı “tarihsel-zaman” içinde yerli yerine oturtmuş göstermenin yanlışlığı üzerine son not : o çağda, kabaca 17. ve 18. yüzyıllarda, kimler Mutlak Aklın egemenliği adına tarihe karşı çıkıyor ve “irrasyonel” bir geçmişi hor görüyor; buna karşılık kimler o küçümsenen, aşağılanan geçmişi sahipleniyordu ?

Özetle, Akıl yanlıları ile Tarih yanlıları kimlerdi ? Ve niçin ?

İlginç bir şekilde, bu ayrım çizgisinin de Kilise, din ve manastırlar üzerinden geçtiğini görüyoruz.

İnsanlığın her büyük adımı, kısmen doğru, kısmen aceleci ve yanlış çıkarsamalara yol açar. Bilimsel Devrim (ya da Kopernik, Galile ve Descartes’ların “Yeni Bilim”i) muazzam bir olaydı. Öte yandan, bundan hemen “bilimci” veya “bilimperest” (scientistic) vargılara sıçrayan birçok Aydınlanma filozofuna göre, insanların geçmişten kalma inanışları (= din) bilimsel bilginin yokluğunda oluşturulmuş bir yığın uydurmadan ibaretti. Kaba materyalist, daha doğrusu kaba natüralist diyebileceğimiz bir yaklaşıma göre (örn. D’Holbach), ilkeller anlayamadıkları ve açıklayamadıkları doğa olayları karşısında bunları doğaüstü varlıklara izafe etmeye çalışmış; bu da din olgusunu doğurmuştu. Satır aralarında, bilim ilerledikçe dinin de (kendiliğinden) ortadan kalkacağı öngörüsü seziliyor, ama tabii o sırada telâffuz edilemiyordu.

Burada meselem, bu tahminin yanlışlığı ve yanlışlanmışlığı değil. Zamanında öyle bir yan önermesi vardı ki, konumuz açısından kritik önem taşıyor. İmanın temellerinin uydurma olduğu fikri, dine ilişkin başka her şeye de sahte ve uydurma diye bakmayı beraberinde getiriyordu. Örneğin Kilise tarihi, Papalık otoritesinin temellerinden, yani Aziz Petros’un İsa Mesih’in baş havarisi olarak Roma piskoposluğuna geldiği ve dolayısıyla bütün diğer piskoposlara öncelik taşıdığı iddiasından başlayıp, manastırların kuruluş beratlarına, fermanlarına, toprak hibeleri ve tapularına varıncaya dek (en hafif deyimiyle) şüpheli sayılıyordu. Tabii bazıları öyleydi de gerçekten. Örneğin “Konstantin’in Bağışı” (Constitutum Constantini) diye bilinen bir yazmaya göre, Doğu Roma İmparatoru Büyük Konstantin, cüzama yakalanmışken Papa I. Silvestrius tarafından iyileştirilmesi karşılığı, daha 4. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu’nu Roma Katolik Kilisesi’ne bağışlamıştı. Ne ki, büyük Rönesans hümanisti Lorenzo Valla’nın, 1439-40’ta kaleme aldığı bir kitapçıkta derin Latince bilgisine dayanarak gösterdiği gibi, her şeyden önce kullandığı dil ve sözcük hazinesi bakımından bu “belge” 8. yüzyıldan önce yazılmış olamazdı. Yani burada düpedüz bir sahtekârlık söz konusuydu (ve Valla’ya göre aynı şey, İsa Mesih’in, Edessa’nın (Urfa) Süryani Kralı V. Abgar(us)’a yolladığı iddia edilen mektup için de geçerliydi).

1440’ta elle çoğaltılarak dolaşıma giren ama derhal Kilise’nin tepkisini çekip 1517’ye kadar basılamayan, ondan sonra da daha çok Protestanlarca okunan bu broşür, modern metin ve kaynak eleştirisinin temellerini attı. Ama aynı zamanda, yukarıda söylediğim gibi, dine ve Kilise’ye karşı genel bir önyargının da çıkış noktası oldu. “O uydurmaysa, hepsi uydurmadır ! Keşiş ve rahibelerle dolu bütün bu manastırlar, zaten birer ahlâksızlık yuvası. Din de toptan aldatmacadan ibaret.” Bu tavır güçlendi ve dinin yanısıra, böyle saçma ve bâtıl inanışların yuvası, bir karanlıklar ülkesi olarak “akıl dışı” tarihi de hedef aldı.

Şimdi burası çok önemli : 17. yüzyılda bu taarruza karşı tarihe sarılan, dindarlar oldu. Jean Mabillon, örneğin, kendini tarikatının emrettiği bedenî çalışma ve çilekeşlikten çok Ortaçağ etütlerine adamış bir Benedikten keşişiydi. Benediktenler arasında da “Aziz Maur cemaati” olarak bilinen özel bir gruba mensuptu. Paris’teki St Germain-des-Prés Manastırı’nda toplanan Maurist âlimler için tarihi savunmak, bir bakıma saldırı altındaki imanlarını savunmak demekti. Mabillon, iki Benedikten manastırının mevcut en eski imtiyaz beratlarının sahte değil gerçek olduğunu ispatlamaya girişti. Yani bir bakıma, Valla’nınkine tam ters bir özlemden hareket etti –ve 1681’de ünlü De Re Diplomatica’sını yayınladı. Sadece pratik amacına ulaşmakla kalmadı; aynı zamanda çağdaş “diplomalar bilimi”nin ve paleografyanın gerçek kurucusu oldu.

Bu konuyu niçin bu kadar uzattım ? Çünkü 17. ve 18. yüzyılların Akıl yanlıları ile Tarih yanlıları arasındaki mücadele, Jön Türk Devrimi ve Kemalist Devrim’in ardından, iki dalga halinde Türkiye’de de tekrarlandı. Bu saflaşmada modernist Türk milliyetçiliği hep Akıldan yana tavır aldı. Bu, Tarihi rastgele kesip biçerek “rasyonelleştirme” çabalarını da beraberinde getirdi. Türk Tarih Tezi de tam budur işte. Aydınlanma’ya ters değil, yüzde yüz Aydınlanmacı bir tutumdur.

Daha da önemlisi, gelenek ile gelecek arasındaki, Nabi Yağcı’nın da aşmaya çalıştığı uçurum böyle oluştu. Şimdi bunun üstesinden gelmek, Aydınlanma’ya yanlış nedenlerle kredi açmamaya da bağlı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.