Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Mektup ilginç de, kitap bir tuhaf

  • 14.07.2011 00:00

Latince censere : değerlendirmek, üzerine görüş bildirmek, (yerine göre) eleştirmek.

Bu kökten türeyerek, İngilizce to censor : sansür etmek, sansüre tabi tutmak. Censor (isim) : sansürcü, sansür görevlisi.

Gene censere kökünden, İng. censure (hem isim hem fiil) : kınama(k), azar(lamak), tenkit veya takbih (etmek).

(Aklıma takıldı : solcu, Marksist, sosyalist de sansürcü olabilir mi ? Olur ki ne olur hem de. Her şeyden önce proletarya diktatörlüğü, “burjuvazi”nin bastırılması etrafında dönüyor. Komünist partilerin varlığı, çizgi dışı görüşleri, “sağ ve ‘sol’ sapma”ları sansürlemek üzerine kurulu. Nâzım’ın 1930’lerdeki yazılarını açıp bakın; Tek Parti’nin mevcut sinema sansür mekanizmasının anti-emperyalizm adına daha sıkı ve daha tutarlı biçimde işletilmesini talep ettiğini göreceksiniz.)

O 1931 yazında harıl harıl yeni lise ders kitapları yazılırken, bütün bölümler gibi Zakir Kadirî’nin yazdıkları da kontrol edilmek üzere Atatürk’e yollanmış. Mustafa Kemal köpürüyor ve çok ama çok sert –iktidar ilişkileri ne kadar hiyerarşik ve eşitsiz olursa olsun, bilimde yeri olmayan, hiçbir bilimsel çalışmada hiçbir âlim tarafından asla kaldırılamayacak derecede sert– iki mektup, ezici ve kahredici iki talimat yazıyor, embriyonik TTK’ya. Birincisine “esas mektup” ve diğerine onun “hâşiye”si diyelim. İkisinin de tam ve orijinal metni bugüne kadar elimizde değildi. Yalnız Türk Tarih Kurumu’nun eski yöneticilerinin yazdıklarında, kısmen değişik alıntılanmış kısa cümle parçacıklarına rastlanıyor; asıllarının TTK’nın “özel arşiv”inde olduğu belirtiliyordu.

Atilla Oral, işte bu iki mektubun ikincisinin elyazısı aslını bulmuş, bir şekilde. 98 sayfalık ince bir kitabın içine yerleştirerek yayımlamış. Tamamı kuşe kâğıda. Ayrıca “ek”lerine pembe tram verilmiş. Eh, aile yayınevi olunca, insan (görgüsüzlük diye bir derdi olmaksızın) bunları yapabiliyor zahir.

Lâkin 98 sayfalık bir kitap yazmış diyemiyorum, dikkat ederseniz. Zira eserin 32 (pembe) sayfasını belgenin kendisi kaplıyor –(a) “günümüz Türkçesiyle”; (b) “transkripsiyon metni”; (c) “[Atatürk’ün] kendi el yazısıyla”. Ayrıca iki sayfa dizin, iki sayfa da kaynakça. Gelelim görsel unsurlara. Hesaplayabildiğim kadarıyla, 33-35 sayfa da bunlar tutuyor. İlk planda, ya Atatürk kültünün değişmez bir parçası olan ve bize hep “Atatürk sevgisi”ni hatırlatan, ya da Atatürk’ü özellikle “tarih çalışırken” gösteren ikonik fotoğraflar. İkincisi, Türk Tarih Kurumu’nun (veya heyetlerinin) kongre, kürsü, toplantı, konuşma fotoğrafları. Üçüncüsü, yazarın özel bir hınç beslediği ve Atatürk’ün sansürlenmesinden birinci derece sorumlu tuttuğu Tarih Kurumu yöneticisi Uluğ İğdemir’in, 1982’de görevden alınmasına karşı yazdığı savunmanın tıpkıbasımı. İlginç ve herhalde anlamlıdır; Atilla Oral İğdemir’in bu savunmasını “garip” buluyor da, sözkonusu uzaklaştırmanın çok daha garip sayılması gereken koşullarına : 12 Eylül rejimince, TTK ve TDK’nın toptan yeniden organizasyonu (ve bu arada, Atatürk’ün vasiyetinin de ayaklar altına alınması) sırasında gerçekleştirildiğine, hiç ama hiç değinmiyor. Oysa dördüncüsü, gene Uluğ İğdemir’in, “harf devriminden yarım yüzyıl sonra” çalışır, not alır ve yazarken hâlâ “Arap harfleri”ni kullanmaya devam ettiğini de (böyle gericilik, mürtecilik olur mu dercesine) tıpkıbasım “belge”leriyle ispatlamaya özen gösteriyor (s. 34-35).

Bir bakıma bunlar sırf doldurma. Gerçek anlamıyla bilimsel bir yayında yeri olmayacak şeyler. Öte yandan, Atilla Oral’ın kitabı öyle saf bilimsel bir yayın değil. Gayet siyasi. Atatürkçü “Atatürk kitapları” janrının bir parçası. Maddî özellikleri, mizanpajı, üslûbu, gördükleri ve görmedikleri, söyledikleri ve söylemedikleriyle, gerçek Atatürkçüler adına (ve sahtelerine karşı) Atatürk’ün mirasını el üstünde tutmayı amaçlayan bütün bir literatürü temsil ediyor.

Bütün o kalabalık görsellik tercihleri de bu misyonun bir parçası. Bunlarla, Atatürk’ün gerçek sesi ve düşüncesini bize aktarmayı görev bilen bir kitaba lâyık olduğu haşmet ve mehabet kazandırılmak istenmiş. Fotoğraflar, bütün bir dokunulmazlık alanının bekçileri âdeta. Köşebaşlarını tutuyor; nöbet bekliyor; azametleriyle bizi bir “altın çağ”a geri götürüp, Atatürk’ün bilim ve tarih dâhil her konuda yanılmazlığını, dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin Kemalist varyantının tarih söylemini meczeden Türk Tarih Tezi’nin –içerdiği olanca ırkçılık ve Arap-İslâm düşmanlığı boyutlarıyla birlikte– tartışılmaz doğruluğunu, bu mistik-karizmatik atmosfer içinde bize tekrar tasdik ettiriyorlar.

Geriye kalıyor, Atilla Oral’ın “yazdığı” 27, bilemediniz 30 sayfa. Fakat burada da, bir kere, inanılmaz tekrarlar var (İğdemir, Enver Ziya Karal ve Ekrem Akurgal’ın Atatürk’ün iki mektubunda nereleri değiştirdiği hem de birkaç kere belirtildiği halde, makalelerinin tıpkıbasımlarının da verilmesi gibi). İkincisi, “halkımız”ın Ata’ya duyduğu “büyük özlem... sönmeyen bir ateş gibi... tükenmeyen sevgi” tasvirleri bitmek bilmiyor.

Üçüncüsü ve en vahimi, lider direktifiyle tarih yaz(dırt)ılmasında herhangi bir problem görmeyen Atilla Oral, Atatürk’ün mektubunun kamuoyundan saklanmasını eleştirmekle yetinmeyip, her bir satırı ve sözcüğünü aynen savunmaya girişiyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar