Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Anahtar, süzgeç, filtre

  • 13.08.2011 00:00

Gerçekle bağımız nedir ? Sonuna kadar gerçekten yana mıyız ? Yerine göre gerçeği eğip bükebileceğimizi mi düşünüyoruz ? Sırf çok kısa vâdede, o ânı kurtarmak için taktik gereği yalan söylemekten bahsetmiyorum. Asıl mesele, yalanı teorileştirmekle ilgili. Gerçeğin üstünde olduğunu düşündüğümüz birtakım ölçüt veya öncelikler adına, gerçeği gevşetme, esnetme ve sulandırmanın, ufak ufak da olsa kırpıp değiştirmenin düşünsel gerekçelerini yaratıyor muyuz ?

Çağdaş demokrasi ve siyaset açısından bu soru çok önemli. Yerine göre, hemen bütün iktidarlar yalan söylüyor. Bazen yakalanmıyor, ama bazen de yakalanıyor, afişe oluyor. Açık toplumlarda, şu veya bu ölçüde bir skandal patlak veriyor. Bu tür konjonktürel olaylarda, hele şimdi, 21. yüzyılın başında, kimse yalanı ilke olarak savunmuyor. Belki birileri özür diliyor, birileri istifa ediyor. Belki de pişkinliğe vuruluyor. Ama doğru ve yanlış, ya da gerçek ve yalan yer değiştirmiyor. Gerçekle oynamayı meşrulaştıracak zihinsel kurgular yaratmaya kalkışılmıyor.

Ancak, belirli bir iktidar türüne, “uzun” 19. ve “kısa” 20. yüzyılların kitle seferberlik ideolojilerinden türeyen devletlere gelince, durum biraz farklı. Burada karşımıza öncelikle Marksizm ve Milliyetçilik çıkıyor. İkisinin de gerçekle ilişkisi düz değil, oldukça karmaşık. Zira ikisinin de, bir, (bilimsel anlamda) doğru olma; gerçeğe uygun ve gerçekten yana olma iddiası var. Ama iki, başka ve üstün değerleri de var. “Nihaî hedef”leri, o ânı aşan ütopyaları var; bu ütopyaya ulaşmak için seslenirken aynı zamanda yücelttikleri “sınıf” veya “millet” diye kavramları var; dolayısıyla o millete veya sınıfa sadakat idealleri var; bir adım ötede, milleti veya sınıfı temsil ettiğine inanılan partilere ve liderlere bağlılık diye bir meseleleri var. Ucu Machiavelli’ye, daha doğrusu Machiavelli’nin Yakınçağda yeniden yorumlanış tarzına varan bir realpolitik’leri var (amaç uğruna her şey mubahtır –the end justifies the means).

Dolayısıyla gerçekle ilişki, çelişkili ve bir şekilde idare edilmesi gereken bir sorun halini alıyor. Milliyetçilikten veya Marksizm’den (veya her ikisinden) türeyen ideo-politik cereyanlar, günlük pratik düzleminde doğruları söyleme iddialarının ötesinde, derin bir epistemolojik iddia, bir “bütünsel doğruluk” iddiası da taşıdıklarından, normal ve sıradan insanlar için normal ve sıradan anlamıyla gerçeğe ters düştüklerinde bile, “aslında” bunun yalan değil, gene de (daha derin bir anlamda) doğru ve gerçek olduğunu ispatlamak, her şeyden önce kendi kendilerini buna inandırmak için çeşitli gerekçe veya enstrümanlar aramaya koyuluyorlar. Gerçeğe bağlılık ahlâkından bir şekilde kurtulmaya, palamarları çözmeye çalışıyorlar. Bu uğurda özel ölçütler icat ediyor; gerçeği bölüyor; ırkımızın, milletimizin veya proletaryanın gerçeğini ötekilerin, düşmanın veya burjuvazinin gerçeğinden güya ayırmaya çalışıyorlar.

Böylece gerçek ile aramıza çeşitli filtreler; ışığı büküp kâh yayan, kâh toplayan, bizi de kâh incelten, kâh şişmanlatan komik aynalar girmeye başlıyor.

Alabildiğine militan, alabildiğine “safçı” (pürist) ve alabildiğine de fraksiyonlaşmış 70’lerimizde, örneğin, “sınıf anahtarı” diye bir şey çıkmıştı. Etrafımızdaki olaylara dümdüz bakamamanın, doğruya doğru eğriye eğri diyememenin bir şekliydi. Aklıselimimize güvenmemek; gözümüzün önündeki olgulara bir “sınıf anahtarı” uygulayıp teorinin, partinin, çizginin, programın cevaz verdiği, “kaşer” veya “helâl gerçeğe” varmak gerekiyordu.

Nasyonal realizm bize “tipik olan” ve “tipik olmayan”ı milliyetçilik açısından ayırt etmeyi; kendi milletimizi iyi ve düşmanlarımızı kötü göstermeyi emrediyordu. Sosyalist realizm de aynı “tipik olan” ve “olmayan” ayrımını sınıfsal açıdan dayatıyor; tembel, çıkarcı veya korkak işçileri, adalet duygusuna sahip burjuvaları, kendi başına medenî cesaret sahibi aydınları, ya da “proletarya diktatörlüğü”nün karanlık çehresini “tipik değil” diye yok sayıyor, gerçek kavramının dışına itiyordu.

Şimdiki zamanın gerçekliği gibi tarihî gerçekler de sürekli değiş(tiril)ebilir şeylerdi. Bunun en çıplak, en vülger örnekleri parti tarihlerinin sürekli manipülasyonuydu. Her “anti-parti kliğin” tasfiyesinden, her “hainler” grubuna yönelik düzmece mahkemeden, her lider değişiminden sonra, parti tarihi buna göre revize edilir; genel sekreterler belki hiç yapmadıkları şeylerle yükselir (ve düşer): hattâ fotoğraflarla bile oynanır ve kâh Stalin Lenin’le baş başa resim çektirmiş (yanlarında başka kimse yokmuş), kâh dört politbüro üyesi Mao’nun cenazesinde ansızın buharlaşmış, görünmez olmuş gibi gösterilirdi.

Yeni yükselen kadrolar da böyle tatsızlıklar karşısında, Atatürk’ün ifadesiyle, “tarihin ifade etmemizi emrettiği” şe’niyetler (kötülükler) midir, diye soruyordu herhalde.

Devrim öncesinden Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar hep partinin merkez organı konumundaki Pravda’nın dile getirdiği gerçek, böyle işlenmiş, düzenlenmiş, kurgulanmış bir gerçekti.

Atatürk’ün TTK Başkanı Bıyıklıoğlu’na, “vesikalar üzerinde” çalışırken “ince millî süzgecinizi kullanınız !” talimatını okuyunca, ister istemez bunları da hatırladım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar