Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Öyle ağırdı ki eli

  • 20.08.2011 00:00

İktidarlar ve tarihçiler. Kendilerini “tarihi yapan” olarak görenlerin, “tarihi yazan”lardan onyıllar boyu sadakat beklemesi. Kişiye tapma kültleri. Ebedî ve Millî Şefler. Bağlılık yeminleri.

Ama tabii, bütün bunların geçersizliği. Bir yerinden mutlaka çökecek olması. Sonsuz değişim nedeniyle. Zamanın ve tarihin, her şeyi eskiten; değer yargılarını değiştiren akışı, Büyük lâciverdî bahçede, altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. Geçmişin, bugünü ve geleceği ilelebet esir almasının imkânsızlığı.

Richard Overy, The Dictators’ın “The moral universe of dictatorship” bölümünde, Nazizm ve Stalinizmin kendilerine özgü bir “manevî evren” yaratma çabasında gerçeği ve ahlâkı nasıl görelileştirdikleri, rastgeleleştirdiklerine de dikkat çeker.

Nikita Kruşçev : “Tarihçiler tehlikelidir, her şeyi tepetakla edebilirler. Dikkatle izlenmeleri gerekir” (1956; aktaran : Marc Ferro, The Use and Abuse of History, 2003).

Mustafa Kemal (1931) : “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa; değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Siz buna razı mısınız ?”

Mustafa Kemal (1931) : “Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikte her şeyden ve herkesten evvel kendi inisiyatifinizi ve ince millî süzgecinizi kullanınız !”

Kemalist Cumhuriyet rejimi ve ideolojisinin en hassas konuları, ulus-devletin temelindeki etnik temizlikler.

Türkiye 2005. Resmî söylemden illâllah demiş bilim insanları bir “Osmanlı Ermenileri” konferansı yapmak istiyor. Kıyamet kopuyor. Neden ? Efendim, farklı görüşte olanlar (yani inkârcı tezleri savunanlar) yokmuş. E, ne olur yani ? Herkes çağrılmak zorunda mı ? İsteyen istediği konferansı yapamaz mı ? Bu özgürlük bilim için şart değil mi ? Aldı Yusuf Halaçoğlu : Evet, tabii. “Ama bu konferans bilimsel değil.” Yani ? Yetkili bir makamın bilimsel bulmadığı, bilim özgürlüğünden yararlandırılmayabilir. Tercümesi : “ince millî süzgeç”e uymuyor.     

Işık Koşaner’in son 19 Mayıs konuşması : “Gerçeklerin değiştirilmesi ve saptırılmasıyla tarihsel olguların farklılaştırılmak istendiği ve Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesine farklı bir anlam yükleyerek alternatif tarih yazılmaya çalışıldığını ibretle ve esefle görüyoruz.” İşte, “yazanın yapana sadık kalması” ve “hakikat”ın hiç değişmemesi hayalinin bugünkü ifadesi. Hep aynı “alternatif tarih” korkusu, bunca yıldır. Mamafih iyi oldu, bu zatın erken emekli olup gittiği. Yoksa, böyle bilmediği konularda konuşmaya devam edecek, bizlere de ikide bir kalitesizliğe cevap vermek düşecekti.

En başa, “geleneğin icadı” ânına dönelim. Devletin eli ağır, ama liderin eli ondan da ağır. Geri bir toplumda, herkesin elpençe divan durduğu mevcut hiyerarşilerin tepesinde öyle bir çekim merkezi oluşuyor ki, bütün ilişkiler onun etrafında dönmeye başlıyor. Toplantılar, saatler, randevular hep ona ayarlanıyor. İki insanın meselâ evlilik ilişkisi içinde birlikte yaşaması bile zamanla müthiş bir alışkanlık yaratır. Sadece sevgi değildir mesele; kişiler iç içe geçer, bağımsız varlığı kalkar, değişime uğrar. Bunu en fazla ayrılık veya ölüm halinde hissederiz; etimizden et, canımızdan can koparılıyor gibi gelir. Öyledir de, bir bakıma.

Büyük lider kültlerinde çok daha kötüsü oluyor, demokratik olmayan toplumlarda. Her şey o kadar Tek Adam ekseninde şekilleniyor ki, bütün bir çevre, bir sofra, bir parti, bir nesil bu damgayı yiyor; bağımlılık ve aidiyet içlerine siniyor yıllar boyu. Sonra o gidince hayatları altüst oluyor. Onunla yapamayanlar, onsuz da yapamıyor.

Nâzım, 1900-50 arası Türkiye toplumunun kültürel mahremiyetine vukufuyla, bunu da görmüş, sezmiş ve anlatmış. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda, Haydarpaşa Garından kalkan sürat katarının yemekli vagonundaki birinci masada, elâ gözlü, (CHP’nin “burjuva devrimi” ölçüleri içinde) sol tandanslı, hergele ve hovarda mebus-doktor Tahsin, şunları geçirir içinden :

“Muzaffer bir insandı ölen: / nefsinden başka hiç kimseye güvenmeyen / muzaffer ve muazzam bir kumarbaz. / Alaycıydı, kavgacıydı, kurnaz ve hükmediciydi. / Ben gelmiş olduğum yere onun eliyle gelmiş olmama rağmen / (o kadar ağır pençeliydi ki) / kaç kerre ölmesini istedim. / Sanıyordum ki zindanım yıkılacak / sofrası yıkılırsa. / Öldü. / Yıkıldı sofrası. / Fakat misafirleri onun yanına gömdüler / kendilerinde muzaffer olan ne varsa. / Ben ne kadar ihtiyarlamış olduğumu / onun öldüğü gün anladım.”

Bu, yalnız o kuşağın değil, sonraki yarım yüzyılın bütün epigonik Atatürkçülerinin de çıkmazı ve dramıdır. Lâkin Nâzım’da bile bir problem var, kuşkusuz. O da tuhaf, gerçekçi olmayan, heroik-trajik bir aşk-ve-nefret ilişkisi yaşıyor Atatürk’le. Zira “devrim ve karşı-devrim” paradigmasının dışına çıkamıyor.

Gene de, en güzel, en müthiş, en tüyler ürpertici Atatürk tasviri ve kitabesi bu olmalı. Bana kalsa, Kuvâyı Milliye’deki Kocatepe sahnesinin “sarışın bir kurda benziyordu” idealizasyonunu asla tek başına okutmam. Bu pasajla birlikte okuturum. 16-17 Ağustos ’31 mektubuna bakar bakmaz, kendi kendime “hükmediciydi... o kadar ağır pençeliydi ki” sözcüklerini mırıldanmaya başlamıştım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar