Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Fay hattı

  • 10.09.2011 00:00

“Millî süzgeç”in beni nasıl etkilediğiyle başladım, Murat’a geçtim. Aslında sırf kendim için, her şeyi gizli bir günlüğe itiraf edercesine yazıyorum. Ya da bir psikiyatrla konuşmak gibi. İçimi döküp rahatlıyor; okunup okunmadığımı pek dert edinmiyorum, sonuçta.

Fakat tek tük okuyan da varmış ki, Belkıs Kılıçkaya (Habertürk) 8 eylül perşembe günkü “Gündem Özel”ine çağırdı, “Türkiye’de aydın olma”yı konuşmak için. Kafanızın gerisinde veya bilinçaltınızda belli belirsiz bazı fikirler vardır, tam şekillenmemiş, satha çıkamayan. Derken bir vesile olur; ağzınızı açarsınız ve arkası geliverir. Ben bunları ne zaman böyle düşündüm diye şaşarsınız.

Bu sefer de, hazırlık notlarımda çok net olmayan bir husus, canlı yayında kırık dökük söylediklerimle biraz belirginlik kazandı ve şimdi, daha fazla derinleştirilmeyi bekliyor. Konu, 1980’lerin sonundaki viraj ve yeniden mevzilenmenin, aydınlar açısından, aydınlara bakış ve aydınların kendi kendilerine bakışı açısından da ne büyük bir kırılma noktası olduğuyla ilgili.

Tam 1989 kasım başıydı, Berlin Duvarı’nın çöktüğü sıralar. Ben Birmingham’da tezimi bitiriyordum; Murat’ın da yolu Birmingham’a düştü her nasılsa. 58 Greenfield Road’daki, Sanayi Devrimi’nin sıraevlerinden kalma küçük “kutu”nun içinde, üç gün içtik ve konuştuk. Döndüğünde ne yapacaksın, diye sorduydu. Somut bir projesi, bir teklifi vardı : İkimiz, yeni ve değişik bir Türkiye düşünce tarihi çıkarmak. Bütün yerleşmiş yargıları gözden geçirmek; hiçbir şeyi olduğu gibi kabullenmemek; eski ve yeni değerlere tekrar bakmak. Özel bir örnek olarak Halikarnas Balıkçısı’ndan söz ettiğimizi hatırlıyorum : hep romantik-şairane bir Mavi Yolculuk hümanizmiyle anılan Cevat Şakir, ne kadar milliyetçi, ne kadar Yunan ve Hıristiyan düşmanıydı ? (Ek not : Yaz başında Uluç/Kılıç Ali’nin bir yönünü yazdığımda [18-23 haziran], Cemal Kafadar telefon açıp Balıkçı’nın Uluç Ali Reis romanını da tekrar okumamı önerdi. Okudum ve dehşete düştüm –hem o korkunç Türk ırkçılığı, hem de iddialı denizcilik bilgisinin bazen ne kadar palavra olabildiği açısından. Herhalde bunu da ayrıca sergilemek zorunda kalacağım.)

Yapamadık, tabii, Murat’ın istediğini; 12 Eylül’ün kurumsal prangaları kırıldı; bu arada özel tv’ler gibi özel üniversiteler de çoğaldı ve ikimiz de farklı köşelerinden akademik hayata döndük. Herhalde iyi de oldu, çünkü ben gene üstüme aldıklarımı yetiştiremeyecektim ve bu da bazı elîm sonuçlara yol açacaktı. Şaka bir yana, Murat’ın sezgisi geçerliğini koruyor : 1989, niçin Türkiye’nin düşünsel geçmişini yeniden düşünmeye başlamanın da doğru zamanıydı ?

Buna, iki gün önce televizyonda sorduğum şu soruyu eklemek istiyorum : 1989’da veya civarında, ne değişti bizler, Türkiye aydınları açısından ? Bunu cevaplayabilmek için, oraya nasıl, nereden geldiğimize bakmamız gerekir. Kilit mesele şu : 1980’lere kadar Türk aydını hep bir “angaje,” hattâ “organik” aydın tipi oldu. Daima kendini ucunda iktidar olan, ya da iktidara göre (icabında karşısında, ama gene iktidar amacıyla) mevzilenen bir dâvâya, bir ütopyaya, aşkın (transcendental) bir “büyük anlatı”ya adadı, onun içinde yer aldı. Bu, çoğu zaman Kemalizm veya Sol Kemalizm oldu; 1960’lar ve 70’ler gibi hayli küçük bir zaman aralığında da, daha nadir olarak Sosyalizm veya Komünizm. Ama hepsinde, bağımsız ve dolayısıyla özgür bir eleştirellik değil, kendi dâvâsı ve ütopyasına bağlı bir angajman ön plandaydı. 1920’lerden 80’lere, kimse, ama kimse, sürekli ve çok-yönlü eleştirel bir aydın bağımsızlığını övmedi, yüceltmedi Türkiye’de. Herkes kendi “devlet aydını”nı veya “partili aydın”ını aradı (ve şimdi, bir diğer anakronik rötarla, “serhildanlarına lâyık, Önderliği yüzde yüz destekleyen sahici Kürt aydını”nı arıyor).

Bunun ardındaki dinamikler oldukça açık olsa gerek. Modernitenin Türkiye’ye gecikerek gelmesi bir “yetişme” mentalitesine yol açtı. Tanzimat’la birlikte ilk Garplılaşan sınırlı elitler, Avrupa-merkezciliği de ithal ettiler ve kendi coğrafyalarına bu içselleştirilmiş Oryantalizmle bakmaya başladılar. Batılı gözüyle “geri, ilkel, cahil, karanlık, bâtıl inanışlara boğulmuş” saydıkları halkı aydınlatma ve medenîleştirme misyonunu edindiler. Bir “cebrî yürüyüş”, bir “hızlandırılmış modernizasyon” dâvâsının ilk, ikinci ver üçüncü kuşak temsilcilerine : Yeni Osmanlılara, Jön Türklere, İttihatçılara ve sonra Kemalistlere angaje oldular. Hattâ belki şöyle demek gerekir : bu aydınların çoğu, köken itibariyle zaten asker-bürokrat zümre içinden çıkıyor (o tür ailelerden geliyor, o tür okullarda okuyor ve o tür mevkilere atanıyor): dolayısıyla, devlet ve eğitim yoluyla sınıflaşma (class-formation through education and the state) sürecinin zaten ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor; meslekî açıdan geçici ayrılmalar yaşasa (meselâ, gene aydınlatma misyonuyla ilişkili gazeteciliğe intisap etse) bile, bu sefer ideo-politik bir tercihle gelip gelip aynı ana gövdeye katılıyordu.

Millî ve militan olacaksın; anti-emperyalist ve anti-kozmopolit olacaksın; yeni, inkılâpçı devlete sadık olacaksın; eksik olmayan bütün “kriz” ve “âcil durum”larda, fazla ince eleyip sık dokumadan durumdan görev çıkaracak, aksiyon adamı olarak harekete geçeceksin; fedakârca “halka hizmet” edeceksin. İyi aydın olmak bu önceliklerle dokunmuş, kuşatılmıştı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar