Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Cesaret ve korkaklık, vefa ve vefasızlık

  • 24.09.2011 00:00

Önce şunun tekrar altını çizmek istiyorum : muhalif Marksizm ile iktidar Marksizmi arasında yaptığım bu ayırım, sıkça kullanılan “muhalefetteki komünistler” ve “iktidardaki komünistler” ayırımıyla tam aynı şey değil. Benim tasnifimde, iki farklı tarihsel ve teorik moment söz konusu. Komünist partilerin muhalefetteki halleriyle iktidardaki hallerinden söz ettiğimizde ise, böyle iki ayrı moment yok. Tek bir tarihsel dönem oldu : 1917 sonrası ve ardından 1945 sonrası. Dahası, bu aynı tarihsel dönem içinde tek bir kollektivite (uluslararası komünist hareket) bütün KP’leri kucakladı.

Muhalefette olsun iktidarda olsun, hepsi buna dâhildi. Ve hepsi, teorik, ideolojik, politik dağarcıklarında “muhalif Marksizm”le birlikte “iktidar Marksizmi”ni de taşıdı. Yani hem kapitalizmi (veya statükoyu) eleştirdiler, hem de Sovyet sosyalizmini örnek gösterdiler. Başka bir deyişle, sırf (kapitalizme, statükoya) “muhalif”liği değil, aynı zamanda (sosyalizmin) “iktidar”ı(nı) da temsil ettiler. Esasen bu, onları saf muhalif olmaktan çıkardı; SSCB ve SBKP (ya da ÇHC ve ÇKP) ile düşünsel ortaklık ve bütün diğer ilişkileri yoluyla, “işçi sınıfı diktatörlükleri”nin çeşitli ülkelere dağılmış iktidar uzantı veya parçacıkları haline getirdi.

Şöyle de diyebiliriz belki : belirli bir “iktidar davranışı” kanseri, Sovyetler Birliği, Çin veya diğer “halk demokrasileri”yle sınırlı kalmadı; uluslararası komünist hareket üzerinden hızla metastaz yapıp, irili ufaklı bütün diğer KP’lere de sıçradı. Tersten soralım : Bolşevik Devrimi ve SBKP’nin hem de büyük bir devletin başına geçmesi olmasaydı, bu iktidar “habis”liği gene yaşanacak mıydı ?

Tabii çok zor bir soru – ama açıkçası, sanmıyorum. Bizatihî komünizm, o süreçte tanımlandı. Herhangi bir a priori tarifi yoktu; tarihsel bir olgu olarak şekillendi, vücut buldu. Bolşeviklerin kendileri o süreçte sertleşti ve otoriterleşti; geçmişlerindeki daha çoğulcu, görece demokratik geleneklerden koptu. “21 Koşul” da o süreçte formüle edilip KP’leşmek isteyen bütün sosyalist parti veya hiziplere dayatıldı. Nihayet Stalin 1920’lerde başlattığı devletçilik, zorla kollektivizasyon ve planlı sanayileşme politikalarını (bütün cebir ve despotik disiplin koşullarıyla birlikte) sosyalizm olarak tanımladı. Sosyalizm budur (ve başka türlüsü de olmaz), dedi (dendi). Böylece bütün bir Sovyet kalkınma modeli ve bütün bir SBKP parti modeli, uluslararası komünist hareket içinde yer alan her partinin âdetâ “gen”lerine kopyalandı.

Önemli ölçüde bu nedenle, her yerde “parti-içi” hayat ve mücadele yöntemleri de “Stalinist” denen çizgiler kazandı. Vefa ? Doğruluk ? Cesaret ? Kardeşlik ? Fedakârlık ? Dayanışma ? Evet, komünistler bu özellikleri “hâkim sınıf”lara karşı gösterdiler, şu veya bu ölçüde. Bir adım daha atayım; en çok da Anti-Faşist mücadele koşullarında ortaya koydular. Evet, komünistliğin ve komünist partilerin gerçekten parladığı bir dönem olduysa, bu da Kızıl Ordu’nun; Yunan andartes’i, Yugoslav partizanları ve Fransız maquisard’larının Nazilere karşı direnişin ön safında yer aldığı 1940-45 yıllarıdır. Yoksa bir, KP’lerin öyle büyük bir başarısı olmadı, 50’ler, 60’lar veya 70’lerin muhalefetinde (tersine, sermayeden yediler ve prestijleri genellikle yokuş aşağı gitti).

İkincisi (ve konumuz açısından çok daha önemlisi), komünistler Gestapo veya SS’ler karşısında sergiledikleri kahramanlığı, asla kendi parti yönetimlerine karşı göstermediler. Hele 1947-48’den itibaren, Doğu Avrupa’daki şüpheyle bakılan “millî komünist” önderlikler Moskova’nın en has adamları lehine peşpeşe tasfiye edilirken, hemen hiçbir olağan ahlâkî değere sahip çıkmadılar. En âdî “itiraf” ve düzmece “kanıt”larla “anti-parti” faaliyette bulunmakla suçlanan çok yakın arkadaşlarını, aman, sonra bana da bulaşırlar korkusuyla hemen yalnız bıraktılar. Hattâ utanç verici bir tehalükle, birbirleri aleyhinde ihbarlarda bulundular.

Biri küçük, diğeri büyük, iki örnek vereyim 1956’dan. Birkaç yıl oluyor; ünlü Ortaçağ tarihçisi Janos Bak bir sömestirini Sabancı Üniversitesi’nde geçirirken, birlikte bir ders vermiştik, kabaca “Komünizmi Hatırlamak” (Remembering Communism) fikri etrafında. Janos, bir zamanlar Macaristan’ın komünist gençlik örgütünün merkez komitesi yedek üyeliğine kadar yükselmiş ve bir gecede kapı dışarı edilmişti. Derken, onu atan da atılmıştı bir hafta sonra. Hem de aynı suçlamalarla. Budapeşte’de tramvayda karşılaştıklarında, adamın nasıl yüzüne bakamadığını anlatmıştı.

Gene Macaristan’da, Laszlo Rajk’ın idam edilip Rakosi’nin başa geç(iril)mesi sırasında, Janos Kadar da hapsedilmiş; lâkin 1953’te Imre Nagy tarafından kurtarılmıştı. 1956’daki Macar İhtilâli sırasında Kadar bir süre Nagy’i desteklediyse de ânında saf değiştirdi, Sovyet müdahalesiyle iktidara geldi ve 16 Haziran 1958 sabahı Nagy’yi ölüme yolladı. Babam Erdoğan Berktay, Şefik Hüsnü’ye özel bir saygı duyar; Komintern’in en yüksek organlarında yanyana oturduğu Togliatti’den özel lâkabıyla “Ercoli” diye söz edebilmesini bir efsane gibi anlatırdı. Ercoli’nin, bir diğer yoldaşı Nagy’nin idamı hakkındaki bütün girişimi, infazın İtalyan seçimleri sonrasına ertelenmesini Sovyet yönetiminden rica etmek oldu.

(Umarım bu satırları BDP’liler, TBKP’den BDP’ye geçenler ve BDP’ye gönül verenler de okuyordur.)

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar