Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Aydın ve partisel yalan

  • 1.10.2011 00:00

Marksizmin hele Leninist varyantının çok “sert çekirdekli” bir ideoloji olması; ihtilâlcilik ve dolayısıyla dar, kısıtlayıcı bir “doğru çizgi” anlayışı; “bilimsellik”ten ve “tarihin yönü”nün “bizden yana” olmasından kaynaklanan aşırı epistemolojik özgüven; partinin merkezî önemi ve otoritesi; özel bir kuşkuyla bakılan aydınları mânen ezme, burunlarını sürtme kapasitesi...

Bütün bunların yanyana gelmesinin, geride bıraktığımız 20. yüzyılda komünist partilere katılan aydınlar açısından kötü sonuçları oldu.

Uluslararası komünist harekete mensubiyet, KP’leri “muhalif Marksizm”le birlikte “iktidar Marksizmi”ni de savunmak zorunda bıraktı. Bu da onları âdetâ Sovyet iktidarının paydaşı, parçası, temsilcisi haline getirdi. Soğuk Savaş koşulları bu özdeşleşmeyi iyice koyulaştırdı.

İki yıl önce ölen Tony Judt çok önemli bir tarihçiydi. (Türkçeye de çevrilen) Postwar’unda 1945’ten sonra gelişen koşulları çok iyi tahlil ediyor. Çok sert bir kutuplaşma oluştu. Bir yanında komünistlerin ve diğer yanında anti-komünistlerin yer aldığı “kültür savaşları” ara zemin diye bir şey bırakmadı. Alternatifler bunlar olunca, pek çok aydın komünist olmasa bile anti-anti-komünist olduğu için, KP’lerin yanında veya çevresinde yer aldı. Ya da girmiş oldukları KP’leri terkedemedi. Bütün toplumun gözü, faşizme karşı mücadelenin de onurunu taşıyan bu kamusal aydınların üzerindeydi. Ne ki onlar, statüko, sağ, kapitalizm veya faşizm hakkında değil, sosyalizm ve Sovyetler Birliği hakkında söylenen büyük partisel yalanlara dahil ve taraf oldular. Arka çıktılar, savundular, toz kondurmadılar. Bunun bir değil birkaç nesli nasıl lekelediği, bugün çok daha iyi görülüyor.

Bunları hatırlaması acı, ama hatırlamak zorundayız maalesef. Paul Eluard “Biz utancı yenmek için utanca güvendik” diye yazmıştı bir şiirinde. Kastettiği utanç Fransa’nın yenilmesi ve teslim olmasının, işbirlikçiliğin, Mareşal Pétain’in, Vichy’nin utancıydı. Utancı yenmek ise Rezistans anlamına geliyordu.

Gelgelelim, bizler gibi, benim kuşağım gibi (büyük bölünmenin ister SBKP, ister Maoculuk yanında kalmış olan) eski komünistlerin de utanca güvenerek yenmesi gereken başka utançlar var. Eluard’ın kendisi Ekim 1948’de Bükreş’te dinleyicilerine şöyle demişti : “Ben artık kimsenin gülmediği, şarkı söylemediği bir ülkeden geliyorum. Fransa’yı gölgeler kapladı. Oysa sizler Mutluluğun günışığını keşfetmiş bulunuyorsunuz.” Ayıp. O sırada Romanya’da, bir zamanların küçücük KP’si, hemen sadece Kızıl Ordu’nun varlığı sayesinde, çok daha güçlü Sosyalistleri kendisiyle “birleşme”ye zorluyor; hükümette içişleri, adalet ve tarım bakanlıkları gibi kilit mevzileri ele geçirerek devlete hâkim olup, rakiplerini öldürüyor veya hapse atıyordu. Eluard ertesi yıl, yani 1949’da da Budapeşte’de Macarlara “Yeter ki bir halk kendi ülkesinin efendisi olsun; birkaç yılda Mutluluk en yüce kanun ve Neşe her yeni günün ufku olup çıkacaktır” diye seslendi. Ayıp. Macaristan’ın gerçek efendisi “kurtarıcı” Sovyet işgal birlikleriydi ve tam o 1949 yılında Laszlo Rajk’ın yargılanıp idamına, yerine Matyas Rakosi’nin getirilmesine yol açan düzmece raporlar, Sovyet gizli servislerince fabrike ediliyordu.

1930’ların Moskova duruşmaları ve Ekim Devrimini yapmış kuşaktan tonla eski Bolşevik liderin işkenceyle alınmış ifadelerle idamı karşısında sustuk. Ayıp. Sovyet kamp sistemi (Gulag) karşısında sustuk. Ayıp. 1939’da Molotov-Ribbentrop paktı ve gizli protokolü karşısında sustuk. Ayıp. Polonya’nın paylaşımı karşısında sustuk. Ayıp. Katyn ormanı katliamı karşısında sustuk. Ayıp. Troçki Meksika’da göz göre göre bir Sovyet ajanı tarafından öldürüldü ve sustuk. Ayıp. Stalin terörünün ikinci dalgası 1948-53’te Doğu Avrupa’yı vurduğunda (ve meselâ Koestler Darkness at Noon’u kaleme aldığında) da sustuk. Ayıp. Macaristan (1956) ve Çekoslovakya (1968) işgal edildiğinde de sustuk, hattâ destekledik. Ayıp. Mayakovsky ve Yesenin intihar ettiğinde “küçük burjuva bunalımları” dedik. Ayıp. Şostakoviç belki de ikide bir kültür apparatçik’lerinin tokadını yemekten şizofren oldu ve gıkımızı çıkarmadık. Ayıp. Pasternak’a Nobel zorla geri verdirtildi ve hakkındaki “anti-Sovyet” yargısını paylaştık. Ayıp. Maocular olarak Çin’in “Kültür Devrimi” sırasında Mao’ya muhalif “revizyonist”lere uyguladığı linç veya yargısız infaz politikalarını, Kamboçya’daki soykırımcı Pol Pot rejimini, gene Çin’in Vietnam’a saldırısını destekledik. Ayıp. Stalin ödüllerini kimler aldı, Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantılarına kimler gitti, şimdi kimse hatırlamıyor, çünkü pek çoğunun kalıcı bir değeri yoktu. Ayıp. Gerçekten büyük, kendi bireyliği ve özerkliği içinde üretip yaratmış sanatçılar, diyelim Picasso partiye intisap ettiğinde, hemen başına bir bekçi, bir siyasî komiser diktik, “yanlış” şeyler söylemesin diye. Ayıp. Aziz Nesin Jivkov rejiminin Türkleri zorla Bulgarlaştırma politikalarına karşı çıktığında, “Aziz Nesin, sen ...nesin ?” diye tempo tuttuk. Ayıp ki kelime anlamıyla ayıp.

(BDP’liler, siz de şimdi partisel yalanlar içindesiniz, en basiti şu “boykot son derece haklı, onurlu ve meşru bir karardı” inadınızla. Söyleyiş tarzınız kendinizin bile inanmadığınızı gösteriyor. Bir gün gelecek, sizler de bunun ve daha birçok şeyin utancını yaşayacaksınız.)

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar