Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Aşırı angajmandan, eleştirel bağımsızlığa

  • 13.10.2011 00:00

 Murat Karayılan’ın Ahmet Altan’a mektubu söylemeye çalıştığım her şeyin teyidi gibi oldu. Tesadüf, tam da 6-8 Ekim’de, Altan Tan ve Aysel Tuğluk’un ne dediklerinden çok nerede dediklerine dikkat çekmiş; Taraf’ın “hiç kabul etmek istemedikleri derecede etkili ve prestijli” olduğu ve Kürt sorununda da “en merkezî” konuma oturduğunu vurgulamıştım.

Üstüne Karayılan’ın mektubu geldi ve birkaç şeyi birden kanıtladı. PKK önderliğinin kendisi, seçim öncesinden bu yana izledikleri siyasetin doğruluğu konusunda, aslında hiç kendinden emin değil. Eleştirilerle sarsılıyor ve bugüne kadar olmadığı derecede diyalog kurmak, Kürt ve Türk kamuoyuna seslenmek, savaşa dönüş tercihinin gerekçelerini uzun uzadıya anlatmak gereğini duyuyor.

Bu amaçla söyledikleri eksik, tek yanlı, hep kendine yontulmuş. Bir bölümü ise örgüt birliği ve disiplini uğruna proforma tekrarlanan şeyler. Taraf’a suçlamaları da hep haksızlığını koruyor. Varsın olsun. 9 Ekim’de yazdığım bu satırlar 13 Ekim’de yayınlanacak. Aradaki beş günde, eminim ayrıntılı cevaplar verilecektir Karayılan’a. Ve bunlar da PKK ve BDP için çok yararlı olacak.

Çünkü artık çok açık ki, hangi gerekçeyle olursa olsun, radikal Kürt milliyetçi hareketine karşı eleştirisizlik tavrı çok yanlış. Taraf’ın Kürt halkının haklarını savunurken PKK ve BDP’yi de icabında cepheden, dobra dobra eleştirme tavrı ise son derece doğru, bin kat daha doğru. Nabi Yağcı da birkaç kez dikkat çekti; “yetmez ama evet”çi demokratik kamuoyu, kendisinin bile farkında olmadığı kadar güçlü ve önemli. Üçüncü bir kutup olabilmesi, eleştirel ağırlığını hissettirmesi lâzım. Esasen Taraf bunu yaptı, yapıyor. PKK ve BDP’nin de “her şeye rağmen” habire desteklenme ve okşanmaya değil, asıl buna ihtiyacı var.

Bütün bunların bugün olabiliyor olması, kamusal alanda ve aydınlar nezdindeki büyük değişimle –ve dolayısıyla benim ana konumla ilgili. Geçmişte de sosyalist solun bazı grupları aylık veya haftalık örgüt dergisi formatını aşıp günlük gazete çıkarmayı denedi. Ama hiçbiri fraksiyon militanlığını aşamadı, kendini bütün topluma dinletmeyi başaramadı. Hep “kendi gerçeği”ni; ileriden geriye, ütopyasından bugüne doğru türeyen özel paradigmasını; buradan kaynaklanan yanlılık ve çarpıklıkları öne çıkardı. Buna karşılık sadece Taraf, yayın çizgisi, editoryal politikaları, haberciliği ve köşe yazarlarıyla, “gerçeğin, eksiksiz gerçeğin ve sadece gerçeğin” takipçisi olduğu güvenini uyandırdı.

8 Ekim Cumartesi akşamı, ilk defa birçok Taraf yazar ve çizeri Yakup-2’nin terasındaki bir akşam yemeğinde buluştu. Kimimiz erken geldik, kimimiz daha geç saatlerde damladık. Sohbet sırasında, ara ara uzun masanın çevresindeki simalara dalıp gittim. Hatırımda kalanlar : Alper Görmüş, Ümit Kıvanç, Murat Belge, Mithat Sancar, Namık Çınar, Orhan Miroğlu, Ayşe Hür, Ayhan Aktar, Mehmet Güreli, Erol Katırcıoğlu, Ferhat Kentel, Cahit Koytak, Melih Altınok, Mehmet Baransu, Akın Özçer, Tan Oral, Roni Margulies, Gürbüz Özaltınlı, Esra Yalazan... Baktım ve sordum kendi kendime : nerelerden geldik biz ? Niçin ve nasıl Taraf’ta toplandık ? Bir yığın kişisel farkımızla birlikte, nedir bizi böyle beş parasız gazetede ve bir arada tutan ?

Bence cevabın önemli bir bölümü 12 Eylül sonrasında ve komünizmin çöküşüyle yaşanan kırılmalarla ilgili. 1920’ler ve 30’lardan 60’lar ve 70’lere, Kemalizmi, komünizmi ve ikisinin karışımlarıyla uzanan belirli bir kültür dokusu ve belirli aydın aidiyetleri vardı. 80’lerde hepsi çöktü, yırtıldı, dağıldı. Kültürün, beğenilerin değişimi çok kafamı kurcalıyor; buna ayrıca eğileceğim. Aydın angajmanlarına gelince, şunlar hemen göze çarpıyor :

(a) 12 Eylül rejimi Atatürkçülük diye diye insanların kafasına vurdukça Atatürkçülüğün büyüsü bozuldu. Aydınlar, sosyal bilimciler, tarihçiler, solcular, derece derece “Kemalist devrimin kazanımlarını koruma ve daha ileri götürme” perspektifinden uzaklaşmaya başladı. Resmî ideoloji çok daha dikkatli bir eleştirelliğe hedef oldu.

(b) Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Doğu Avrupa’daki dönüşümle birlikte, komünist partilerin ideo-kültürel hegemonyası diye bir şey de kalmadı. Tarihin geri dönülmez yönünü ve sosyalizmin insanlığın geleceği olacağını savunmak imkânsızlaştı. Hayat, komünizmin epistemolojik özgüveninin burnunu fena halde sürttü. Bu imparator da çıplakmış meğer. Her yerde, komünizm dâvâsına omuz vermişlikten bağımsız eleştirelliğe daha rahat bir dönüş oldu. Türkiye’nin düşünsel geriliği komünizmin daha bir süre Kemalizme tutunmasını, ondan güç almasını sağladı. Ama bu bağımsızlaşma sonuçta bizde de yaşandı. (Bunun özel bir örneği, feminizmin Marksizmden, feminist kadınların ataerkil örgütlerin “abi”lerinden tam da bu dönemde özerklik kazanmasıdır.)

Kamusal alanı bir havza veya havuz gibi düşünün. 1970’lerde bile birçok aydın hâlâ havuzun çeperinde; Kemalizme, komünizme veya her ikisinin karışımına şu veya bu ölçüde zihinsel angajman içindeydi. 1980’lerin ikinci yarısında, dairenin ortasına doğru göç başladı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.