Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Kötülük üzerine (I) : Salt kötülük

  • 20.10.2011 00:00

Kötülük, sadece kötülük. Sıfatsız kötülük. Sınıfsal, ideolojik, politik herhangi bir boyutu dahi belki pek olmaksızın kötülük. Yani öyle, “burjuvazi”nin kötülüğü, ya da Faşizm ve Nazizmin kötülüğü, Soğuk Savaş döneminin anti-komünizminden kaynaklanan bir kötülük, meselâ Sansaryan Han’daki tabutlukların, Parmaksız Hamdilerin, 12 Mart ve 12 Eylül işkencecileri, askerî savcı ve hâkimlerinin kötülüğü gibi bir kötülük değil. Zıddında, bir Stalin, Yezhov, Yagoda, Vişinsky veya Beria tipi “proletarya diktatörlüğü” kötülüğü de değil, sözünü etmek istediğim.


İçi kötü olan insan
diye bir şey var, başlı başına. Nerede durursa dursun, hangi dünya görüşünü giyinirse giyinsin, aslî özelliği kötü olmak olan bir insan tipi. Hannah Arendt, gidip yargılanmasını izlediği Eichmann’dan yola çıkarak kötülüğün banalliği, sıradanlığından söz etmişti hani (the banality of evil).

İşte öyle bir şey. Benim kadar, ömür boyu aptal-iyimser olmuş birine bile, acaba Locke değil Hobbes mu haklı(ydı): “insan tabiatı” (?) esas olarak kötü mü gerçekten diye, özcü ve karanlık düşünceler düşündürtüyor.

Konumuzla ilgisi ne derseniz; günümüzün genel aydın düşmanlığının sadece bir kısmı ideolojik tercihlere bağlı. Başka bir bölümünü ise, habislikten, kötü yüreklilikten; kötülük yapmak ve insanlara kötülüğü olmasından hoşlanmak, zevk almaktan; sırf bununla vakit geçirip günlerini doldurmak ve kariyer inşa edebilmekten başka bir şeyle, kolay kolay açıklayamıyorum.

Evet, olayın çıkış noktası elbette ideolojik. 12 Eylül bir bakıma Atatürkçülüğü; Sovyetlerin çöküşü ve Doğu Avrupa’nın dönüşümü ise sosyalizm fikri ve idealinden (yani insanlığın geleceğinde sosyalizm ve komünizmin yattığı inancından) türeyen solu ve solculuğu bitirdi. Hemen ve herkesçe farkına varılmadı tabii. Zaten bütün çağ geçişlerinde öyle olur. Artık Roma yoktur ve olamaz; ama Germen kabile krallarının dahi zihninde imparatorluk hayali yaşamaya devam eder. Gerek buğday - şarap - zeytinyağı ihraç, gerekse köle ithal pazarları kurumuş, böylece villa’larda vardiya köleliğine dayalı bir üretim tarzını sürdürme olanağı kalmamıştır; ama bazı senatörler kölelerini toprağa yerleştirip köylüleştiremez bir türlü. Çoktanrılılığın içi boşalmış, Hıristiyanlık almış yürümüştür; ama Münkir Julian (361-363), 17. yüzyıl Osmanlı sultanlarına da nasihat edilen “atalarımızın usullerine dönerek devleti ihya etme” rüyası içinde, bütün o eski ilâh ve ilâhelerin koflaşmış ritüellerini canlandırmaya girişir. Fakat eski, yıkılmış ve bitmiştir aslında; Julian Sasanîlere karşı, gene realiteyle aşırı inatlaşan bir sefer sırasında ve iki yıl içinde ölmese de, dünya Jüpiter ve Juno’lardan, Mars ve Venüs’lerden başka bir inancın arayışı içindedir.

Bugünün Atatürkçü veya neo-Atatürkçüleri, kendine komünist diyen-demeyen Solcu veya neo-Solcularında da İmparator Julian’ı andıran bir taraf var (bir an için, ellerine fırsat geçse canımıza okuyacaklarını unutabilirsek) : aynı derecede patetik, aynı derecede ümitsiz. İki büyük dönüşüm sonucu, 1980’lerden itibaren farklı mevzilenmeler doğduğu, demokrasi ve demokratlık da tekrar tanımlandığında, eski Atatürkçü ve Solcu militanlıklar sindiremedi, affedemedi, geçmişin Soğuk Savaş türevli sağ-sol tanım ve kutuplaşmalarına göre değil, çok daha fazla devlete (“son Türk devleti”ne) göre şekillenen bu yeni demokratlığı, ya da onun bir başka adı olan bağımsız, eleştirel aydın tavrını. Aksi takdirde (kendimden bir örnek), on küsur yıl önce Emin Çölaşan bana neden sadece “içimizdeki düşman” diye değil, bir de “dönek” diye saldırmış olsun ? Çok mu komünistti; ona ne(ydi), benim Maoculuktan vazgeçmiş olmam veya olmamamdan ?

Ama işte tam öyle değildi mesele. Bir, anti-emperyalizmde [ve “azınlık” düşmanlığında] Türkçülükle buluşmaktan, Ermeni soykırımı üzerinden o milliyetçiliğin totem ve tabularını eleştirmeye geçmiştim. İki, böyle bir bağımsız aydın tipi ve modeli olmamalı, yayılmamalıydı. Şimdi daha iyi görüyor ve anlıyorum ki, aslında tahmin etmeyeceğimiz derecede bilinçliymiş bu zat, ait olduğu iktidar yapısı ve manevî diktatörlüğün ihtiyaçları açısından. Kemalist paradigmanın karşısına (bütün lekeleriyle birlikte, yani ahlâk ve vicdan açısından üstün sayılamayacak) Komünist paradigmayı diken bir sol entelicensiya ile, belki daha kolay baş edilir, al takke ver külâh lâf yarıştırılabilirmiş (faraza, sen Gulag’ına bak, ya da Çin Kültür Devriminin halka reva gördüklerine bak, ya da Pol Pot’un “ölüm tarlaları”na bak denebilirmiş) de, hiç bir “parti çizgisi” uğruna böyle herhangi bir pisliğe eyvallah demeyen aydınlar çoğalırsa başka türlü bir tehlike oluştururmuş. Batı’da gelişip zamanla evrensellik kazanan insanlık değerlerine artık (“burjuva demokrasisi” diye Marksistçe tu kaka etmeksizin) daha katıksız biçimde sahip çıkılması da ayrı bir sorunmuş. Zira bu sırada Türk asker-bürokrat zümresi tam ters yönde gidiyor; Batı’ya tekrar düşman kesilip Özal’ın da, ılımlı İslâmcılığın da göreli solundan göreli sağı ve en sağına geçiyormuş.

19. yüzyılın “alafranga züppe = hain” metaforunun devamında, Çölaşan ve kuşağı, unutmayalım, yeni kuşak bağımsız aydınlara karşı, keza yeni bir aydın düşmanlığını işte bu koşullarda başlattı, “liboş” ve “entel-dantel” yaftalarıyla. Gerisini, bir Türk Ku Klux Klan’ı diye tarif edebileceğim KKK’lar, başta değindiğim küçük ve katıksız kötüler getirdi.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.