Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Solun hayal perdesi ve reel Kürt hareketi

  • 26.11.2011 00:00

Taraf sayfalarındaki son tartışma, tekrar edeyim, bana göre Kürt sorunu ve hattâ Kürt hareketi sorununu da aşan bir şey. Temelinde, eski sosyalist solun düşünsel mirası yatıyor.

Sovyetlerin çöküşüyle komünizm tarihsel olarak bitti. “Muhalefet Marksizmi”ni değilse bile “iktidar Marksizmi”ni birlikte alıp götürdü. Ben bu noktada Murat Belge’den çok Zülfü Dicleli’ye yakınım. Giden, sosyalizmin şakası veya karikatürü değil, ta kendisiydi. Bir daha da başka bir sosyalizm olmayacak. İnsanlığın özgürlük ve sosyal adalet idealleri, bu kadar komple ve katastrofik bir çöküşten sonra, artık bu ad ve kavramlarla ete kemiğe bürünemez, canlandırılamaz. Statükoya muhalefet ve/ya yeni bir sosyal hareket inşası özlemimiz varsa, bunu mutlak surette sosyalizm projesinden ayrı ve farklı biçimde düşünmek; özellikle de o sosyalizm projesinin “tarihin yasaları ve yönü” gibi yan önermelerinden kesinlikle koparmak zorundayız.

Özetle, Marksist veya Marksist-Leninist siyaset hakkında bildiğimiz herşeyi unutmak ve (başka nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum) demokratik siyaset diye bir şeyi yeniden öğrenmek (demokrat gibi davranmak değil, demokrat olmak) meselesi önümüzde duruyor.


El’an
önümüzde duruyor, çünkü bunu anlamak ve başarmaktan eski sosyalistler olarak henüz çok uzağız. Bir şeyin tarihsel olarak bitmesi, pratikte, her yerde ve herkesin içinde yüzde yüz bitip yerini tamamen yeniye bırakması demek değil. Artık reel bir umut taşımaması; önünün tıkanmış ve gerçekleşme potansiyelini tümüyle yitirmiş olması, bu yola ömrünü vermiş insanların bunu hemen görüp kabullenmesi anlamına gelmiyor. Daima eskiye tutkuyla sarılanlar çıkıyor (kalıyor) ve “geçiş” dönemleri bu yüzden uzayıp gidiyor. Çöken veya kendini fesheden ciddî partilerin yerine, bazen komedi versiyonları kuruluyor (yeni TKP). Ya da o parti ve akımların bazıları işlevsiz “emeklilik kulübeleri”ne (ÖDP) veya çok daha beteri, devletçi faşizm mihraklarına dönüşüyor (İP).

Ne ki, geçmişin sırtımızda ve ruhumuzdaki ölü ağırlığı bu dışsal tezahürlerle sınırlanamaz. Hep söylediğim bir gerçek var : bu ülkenin eski sosyalist ve komünistleri olarak, biz geçmişle doğru dürüst hesaplaşmadık. Evet, partisel ve hizipsel bazı özeleştiriler yaptık (birini de ben yazdım : Bir Dönem Kapanırken). Ama gelin kabul edelim; bunları mümkün olduğu kadar soyut ve teorik tuttuk; dışımızdaki koşullara, hâkim teoriye, çizgiye, paradigmaya izafe ettik –ve böylece, hayli soğuk ve hissiz bir şekilde kendimizden uzaklaştırdık; kişisel ve yaşamsal sorumluluğunu almadık. Özür dilediysek de, biraz, Sovyet ve Çin KP’lerinin on milyonlarca insanın canına okuduktan sonra “rektifikasyon ve rehabilitasyon” kararları alıp listeler halinde özür dilemeleri, veya bir fonksiyonerin kapınızı çalıp Merkez Komitesi Propaganda Bürosu adına özür dilemesi gibi, ya da şimdi PKK’nın “kazara” öldürdüklerinin ailelerinden özür dilemesi gibi özür diledik, soyut bir tarih ve soyut bir insanlıktan (bunun altını çiziyorum, çünkü o kalpsiz ve merhametsizlere asla kabul etmek istemediğimiz kadar akraba ve âşinâyız ve problemin büyük kısmı da burada yatıyor). Üzülmedik, utanmadık, ağlamadık. Bu özeleştirileri benliğimize çok yaklaştırmadık; ruhumuzu dilim dilim doğramasına olanak tanımadık. Benim yirmi küsur yıldır uykularım kaçıyor bu iç hesaplaşmalarla. O yüzden, Marksizm, sosyalizm ve uluslararası komünist hareket tarihine post-mortem notları düşüp duruyorum.

Offf, fakat her neyse. Ne diyordum; işte bu düşünce sığlığı yüzündendir ki siyaseti de eski teorimizin gölgesinden çıkarıp yeni bir zemine oturtamadık. İki hafta önce yazdığım gibi, bir “ideolojik çatı” sorunumuz sürüyor (10 Kasım). Bunlar belki bir habitus diye tarif edilebilecek yaşam alışkanlıklarından ibaret kaldı. Öyle de olsa, ne demek, siyasete eski “ideolojik çatı” altından bakmak ? Arka planda, ne kadar yok desek de silik bir “tarihin yönü” inancı; ne kadar vazgeçtik desek de zayıf bir “devrim” umudu ve “devrimcilik” iddiası hep mevcut. Çok klasik ve şematik ezen-ezilen ayırımları (milletler dahil), bu şablona göre şekilleniyor. Sosyal güçler yelpazesinde “objektif” olarak itici-ilerletici, yani ilerici, yani dost ve müttefik olması gereken kesimlerin tesbiti de buna bağlı. Habire “halk”(lar)ı konuşuyoruz (üstelik, sanki yekpareymişler gibi), yoksa doğrudan grup ve örgütleri değil. Ve hâlâ içten içe devrimci şiddet hayranıyız. Sonuçta, belirli grup ve örgütleri (faraza PKK veya BDP’yi) gerçek hayatta ne yaptıklarına, iç ve dış pratikleri itibariyle ne olduklarına, hattâ ileride ne yapacaklarını açıkça ilân ettiklerine göre değil, bilinçaltımıza yerleşmiş bu teorik perspektif itibariyle, tarihin akışı içinde nerede durmaları gerektiğine göre değerlendiriyoruz.

“İşçi sınıfı kollektif ezilendir, öyleyse bütün işçi örgüt ve sendikaları da ilericidir.” Aslında bu kadar sığ ve zavallı bir şey söylüyoruz ama farkında değiliz, bırakalım “Kürt sosyolojisi”ni, örgüt, ideoloji ve politika olarak PKK ve KCK gerçeğine cepheden bakamadıkça.

Ya da görüyor ama teşhis edemiyor, etmek istemiyoruz; kendimizle de yeniden tanışmak istemediğimizden olabilir mi acaba ?

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar