Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Açılmak, açılmamak; okumak, okumamak

  • 19.01.2012 00:00

 Buradan döneyim, ana mecrama (ve haydi ben de Murat’a biraz sataşayım : vallahi de billahi de söylemiş olamayacağım bir lâfı bana izafe ederek beni soktuğu şu Marksist tarih mecrasına). Nerede kalmıştık; İngiliz Marksist tarihçileri örneğinden hareketle, Marksizmin spesifik bir alandaki (tarihteki) sınırlarını, bu metaforu genişleterek sosyalizmin sınırlarını, hangi noktadan itibaren Marksizm (veya sosyalizm) olarak sonlandığı ve/ya kendi dışına karıştığını sorguluyordum. Bu bağlamda sıra Marksist tarihçiliğin zaaflarına da gelmişti. Bir örnek olarak Mark Mazower’ın Hobsbawm eleştirisini verdim. Şimdi Tony Judt’ın gerek Fransız aydınlarına, gerekse Hobsbawm’a yönelik eleştirileri üzerinde durmak istiyorum.

Galiba kafamın gerisinde hep vardı ama Murat’ın 7 Ocak (Sosyalizm ve “insanlığın ortak değerleri”) yazısından sonra iyiden iyiye aklıma takıldı; sosyalizm adı ve kavramından vazgeçersek geçmişte ve bugün sosyalizme saldırmış, ezip karalamaya çalışmış insanlarla aynı safta olacağımız kaygısı, Murat (ve daha birçok insan) için çok önemli sanırım. Dönüp tekrar baktığımda, “...biz sosyalist olurken, bizden önceki bir yüzyılda [ve] bugün hâlâ onları... benimsemeyi aptallık, iflah olmaz ve ayağı yere basmaz bir idealizm sayan, dahası, bunları insanlık için zararlı bulup yok edilmesi için mücadele eden” ve “hâlâ da... dünyanın genel gidişine egemen olan” kişi ve sınıfları vurgulamasını, biraz da böyle bir red duruşu olarak anlıyorum. Murat’ı sosyalizme bağlı tutan şeyin böyle bir “kamp kimliği” olduğunu düşünüyorum.

Tony Judt’ın Fransız sol intelligentsia’sını ve aynı zaman Eric Hobsbawm’ı eleştirirken söylediği pek çok şey, bu bağlamda yerine oturuyor.

Yeri gelmişken söyleyeyim, benim bu tartışmada Murat’la ilgisi olmayan bir başka rahatsızlığım da var. Bu, fikrî merakımız ve canlılığımızla, yeni bilgi ve bulgularla ne kadar beslendiğimiz veya beslenmediğimizle ilgili bir mesele. Belki kimimizin canını acıtacak ve kızdıracak ama, Türkiye’nin pek çok eski sosyalistinin okumayan bir camia (veya cemaat ?!) oluşturduğu izlenimini taşıyorum. Çok değinmişimdir; eskiden solcular “dünya bilgileri”ni Marksizm aracılığıyla ediniyordu. Marx ve Engels’in kendi eserleri (ve Murat’ın da dikkat çektiği mektuplaşmaları), sonra Plehanov, Lenin ve Lenin’in kuşağından (kültür ve sanat konularında) Lunaçarski gibi bazı isimler, Politzer ve Afanasyev türü vülger basitleştiriciler, hattâ çeşitli Sovyet (Marksizm-Leninizm veya ekonomi politik) elkitapları, tavşanın suyunun suyu da olsalar, bir pencere açıyordu özellikle 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başı birikimine. Başlı başına bu da dikkat çekiciydi kuşkusuz; Marx ve Engels’ten, biraz Plehanov ve nihayet Lenin’den (aklımda Materyalizm ve Ampiriyo-Kritisizm ile Hegel’den okuma notları var) sonra kimse, Marksizm dışı âlem ile ister diyaloga, ister çarpışmaya girmemiş; Smith, Ricardo, Say ve Bastiat’ların, Proudhon’ların, Dühring ve Bergson’ların halefleriyle (meselâ Max Weber ile) tartışarak bir şey okumamış, düşünmemiş ve inşa etmemiş gibiydi.

Marx’ın “gerici” Balzac’ı “ilerici” Zola’ya, Lenin’in ise Puşkin’i Mayakovski’ye tercih ettiğini “kör değneğin beller gibi” belleyip bu tür aforizmatik anekdot zerreciklerinden sanatta biçim-içerik ilişkisi hakkında sonuçlar çıkarmaya çalışmak da dahil, gene de geniş bir uygarlık evreninin varlığını hayal meyal çıkarabiliyordunuz Marksist klasiklerden. Dahası, parti ve fraksiyon dergileri de kısır klişelerine karşın bir okuma dürtüsü ve aynı zamanda kılavuzuydu. Neyin kaşer veya helâl, neyin haram olduğu orada belirtilirdi. Herkes ona göre alıp okurdu. Başka şeyler okuyan veya dinleyenlere (tabii en fazla Murat’a, ama kendi fraksiyonum içinde bana da), hem bazı dış bilgileri içeriye taşıyor diye olumlu, hem de “bu burjuva aydını acaba bizi kazıklıyor mu” diye şüpheyle bakılırdı.

Şimdi ise bu rehberlikler kalmadı. Kim neyi okuyor; faraza (sosyalizm ve Sovyetler Birliği konuları dahil) yeni 20. yüzyıl tarihçiliği –Richard Overy, Tony Judt, Timothy Snyder, Orlando Figes, Odd Arne Westad, Timothy Garton Ash ve benzerleri– okunulup üzerinde düşünülüyor mu, merak ediyorum doğrusu. Dahası, biz sosyalizmin ölüp ölmediğini (hattâ iyi olup olmadığını) bile konuşabilirken, Batı bilim âleminin demokratik sol diyebileceğimiz kesimleri dahi, sosyalizmi ve/ya komünizmi çoğumuzun hiç hoşlanmayacağı bir açıdan kurcalayıp tartışıyor. Genellikle gündemdeki sorun şu : Faşizm ve Nazizmin dehşetengiz çehresini neden olduğu gibi sergiledik de Komünizme daha âlicenap davrandık, fazla kredi açtık ? İki farklı ideolojiden birinin özlem ve niyetlerinin “daha iyi” olmasını (ırk değil sınıf esasına dayanmasını, Aryan üstünlüğünü değil sosyal adaleti amaçlamasını), tarihsel realitesinin önüne geçirmiş olabilir miyiz ? Stalin’in ve Mao’nun ödettiği bedelleri niçin hep minimize ettik ? Faşizmle aynı derecede mi kötüydüler, yoksa her şeye rağmen Faşizm ve Nazizmden kötüsü yok muydu ?

Şu kapanık, içten içe kuruyan “eski Türk solculuğu” taşralılığımızla farkına varmış olalım olmayalım, benim de yüreğimi dağlayan bu yakıcı sorular bizi Tony Judt’a getiriyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar