Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Judt, Hrant, karmakarışık

  • 21.01.2012 00:00

19 Ocak 2012. Öleli beş yıl oldu ve iki gün önce bir kere daha öldürdüler. Ama bunun da altında kalacaklar. Bir kere daha tepki onları çok aşacak ve beklenmedik, planlanmamış sonuçlar doğacak.

19 Ocak 2012. Her şeyi bırakıp Hrant’ı yazacağım. Hayır, planladığım gibi Tony Judt’ı yazacağım. Hayır, Hrant’ı yazacağım. Hayır, her ikisini de.

19 Ocak 2012. Nabi Yağcı bugün gene çok sığ şeyler söylemiş. Artık hayal kırıklığı bile duymuyorum, çünkü... bu kadarmış. Şimdilik Judt’la devam edeceğim. Nabi Yağcı’lar da bu arada, “Fransız aydınları”ndan giderek “Türk aydınları” yani belki kendileri hakkında bir şeyler öğrenirse öğrenir; ne yapayım.

Kim-di bu adam ? Kısaca, 1948’de doğup 2010’da, yani henüz 63 bile olmadan ALS’den (amyotropik lateral skleroz ya da “Lou Gehrig hastalığı” : beyindeki motor nöronların giderek dejenere olması) ölen bir tarihçi. Aslen İngiliz; kısmen Doğu Avrupa kökenli, laik, yarı-proleter bir Yahudi ailesinin çocuğu; nesiller boyu, önce lise ve sonra üniversite okuyan tek kişisi. Sırf kendi emeğiyle, hep burs üstüne burs kazanarak öğrenim görebilmiş. İlk gençliğinde Marksist Siyonistmiş. İsrail’in kibutz’larına ilgi duymuş. 1967 Altı Gün Savaşı’ndan sonra tamamen vazgeçmiş. Tipik Judt külyutmazlığı : sol Siyonistlerin bile “sosyalist ve cemaatçi bir ülke yaratma idealist fantezisi” uğruna, diyor, “bu diyardan kovulanlar konusunda hayret verici bir aymazlık içinde olduklarını gördüm.” Filistinli Arapların maruz kaldığı etnik temizliğe bu denli duyarlı. Ama “fikri hür” olmaya verdiği öncelik, bütün cemaatçilik ve kuyrukçuluklar için de önemli dersleri içeriyor.

Özetle, kendini daha yirmisine varmadan hem Marksist, hem Siyonist, hem cemaatçi olmuş ve sonra da hepsinden vazgeçmiş biri olarak tanımlıyor Judt. Geçen yıllar, ender bir berraklık ve dinginliği beraberinde getiriyor; artık “evrenselci bir sosyal demokrat” olarak önümüzde. 1987’de Oxford’dan Amerika’ya, New York Üniversitesi’ne geçiyor; Erich Maria Remarque adına kurulan Avrupa Çalışmaları profesörlüğüne getiriliyor; derken Erich Maria Remarque Enstitüsü’nün direktörü oluyor. Sırf bu dahi benim için önemli bir empati kaynağı. Çocukluğumda, annemin babamın kitaplığına dalarken ilk keşfedip en rahat okuduklarım arasındaydı, Burhan Arpad çevirileriyle, tabii Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (1929), ama ayrıca iki savaş arasının uğultusu ve tedirginliğini yansıtanZafer Tâkı (1945), Üç Arkadaş (Drei Kameraden, 1936), İnsanları Seveceksin (Liebe deinen Nächsten, 1939). Meğer Remarque’ın ikinci ve son eşi, ünlü artist Paulette Goddard, ölmeden önce 20 milyon dolar bağışlamış NYU’ya, kocasının adını taşıyacak enstitüyü kursunlar diye. Onlar da gitmiş Tony Judt’ı bulmuşlar. Kusursuz bir tercih. Remarque’ın hiç aklımdan çıkmayan ve sonunda benim de geri döndüğüm o yumuşak, sevecen hümanizmini Judt’la paylaşmış olma düşüncesi içimi ısıtıyor.

Ne yazık, hep böyle pişmanlıklar oluyor hayatta, okuduğunuzda bu benim ruh ikizim dediğiniz, keşke tanışsaydık diye üzüldüğünüz insanlara dair. Doğrusunu isterseniz, ben de Judt’ı biraz geç keşfetmiş sayılırım. New York Review of Books’taki makalelerini biliyordum da, asıl akademik tarihçiliğine girmemiştim. Uzmanlık alanının farkındaydım (Fransız solu ve aydınları) ama şimdi ne kadar tuhaf gelirse gelsin, kendimle ilişkisini kuramamıştım; o yüzden de kitaplarını almıyor, benim ilgilerimin dışında sanıyordum.

Beş yıl önce bu zamanlardı. İnanılmaz tesadüf; tam 19 Ocak 2007’de, Michigan’da bir ay ders vermek için erkenden Amerika’ya uçmuş, Hrant’ın ben Atlantik üzerindeyken öldürüldüğünü Detroit’e inince öğrenmiştim. Dumura uğramıştım kederden, öfkeden ve yalnızlıktan. Bir boşluğa yuvarlanmış gibiydim; hayatım altüst oluyor ve tutunabileceğim hiçbir şey kalmıyor; ikide bir telefon çalıp kâh Tülay, kâh Neyyir, kâh Tosun “son haberler”i aktarırken, dümdüz Ann Arbor’ın en yüksek binasının 5. katından kara ve eksi 40 derece soğuğa bakıp bu kirli 2007 yılında daha neler olacağını, ulusalcı canilerin ülkeyi ele geçirip geçiremeyeceğini, hattâ koyu neo-Atatürkçü karanlıklar içindeki bir Türkiye’ye dönüp dönemeyeceğimi aklımdan geçiriyordum.

O sıkıntı içinde yapacak bir şey aradım. Vardığımdan bir veya iki gün sonrası, belki de bu yazının yayınlandığı 21 Ocak olmalı. Çıktım, büyük bir kitapçı buldum (Border’s, artık yok). Tarih raflarına yöneldim; “en çok satanlar”da Tony Judt’ın üst üste dizilmiş Postwar’u çarptı gözüme. İlk 2005’te çıkmıştı da paperback’i yeni piyasaya ulaşıyordu. Tuğla gibi bir şeydi. Henüz ayakta karıştırıyordum ki, bir şeyler çarptı gözüme, 1947-48 yıllarında Sovyetlerin Doğu Avrupa’yı ele geçirmesi ve Soğuk Savaş karşısında Fransız aydınlarının kamplaşması hakkında. O sayfaları hiç kapatmadan, kafeye yürüyüp bir koltuğa gömüldüm ve saatlerce kalkmadım.

Judt’a, belki 2002’de gördüğü radyoterapi yüzünden, 2008’de ALS teşhisi kondu. Daha 2009’da boynundan aşağısı tamamen felç oldu. Ama bir an bile çalışmak ve yazmaktan (uykusuz gecelerinde kafasından kompoze edip ezberlediği uzun pasajları ertesi gün asistanına dikte etmekten) vazgeçmedi. Biraz farklı bir şekilde de olsa, Hrant gibi o da ölüme meydan okudu. Zihni sonuna kadar pırıl pırıl yandı. Bir anda sönüverdi.

Bense 19-21 Ocak 2007’de kaldım sanki. O soğukta, o koltukta, o kitapta, o kederde.

O komünist vicdan muhasebesinde.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar