Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

En samimiyetsiz iddia : ‘yersiz’ ve ‘zamansız’

  • 8.02.2012 00:00

 

Nabi Yağcı’nın “usul itirazları” denebilecek görüşlerinden başlayacağım. Ta ilk başta, bu sosyalizm tartışması daha yeni başladığında da, derhal “zamansız” bulduğunu söylemişti. Yakında, 19 Ocak’ta tekrarladı –kapsamını genişleterek. Hem sosyalizm tartışması, hem  Kürt hareketi (= PKK ve BDP) eleştirisi, yersiz ve zamansız(mış).

Biraz tebessümle karşılıyorum doğrusu. Bu  kadar naïf ve şeffaf olunabilir. İnsan bir şey yazarken, dışarıdan nasıl gözükeceğini, yıllardır tecrübeyle birikmiş hangi karşılaştırma ölçütlerine vurulabileceğini sezmez mi ? Çok sık rastlanır politikada, birilerinin herhangi bir görüşe cepheden, esastan karşı çıkamayıp, şimdi sırası mı demeye başlamasına. Yüzde 99, samimi değildir böyle tavırlar. Ya, “hedef kitle”sinin kendi istediği yere gitmemesine yol açabilecek bir müdahaleye kızdığına, ya da bir müktesebatı, söyleyecek bir şeyi olmadığına işaret eder.

Her şeyden önce, olanca karmaşıklığı içinde hayat, herhangi bir anda herkesin hep aynı konuyu konuşmasını, hep aynı telden çalmasını, hep aynı gözlemlerde bulunmasını mı gerektirir ? Türkiye var, Türkiye dışında koskoca bir dünya var. Sırf bu ülkede tonla gazete, yüzlerce köşe yazarı var. Kimisi güncel siyaset yazar, kimisi sanat, kimisi dedikodu, kimisi spor, kimisi mizah. Kimisi Shakespeare tartışır, kimisi Nâzım Hikmet.... Sahi, şimdi hatırladım; seçimlerden az önce internetteki Küyerel grubunda küçük bir Nâzım tartışması çıkmıştı da, o zaman da birileri hemen itiraz etmişti, şimdi bu seçim ortamında bunu mu tartışacağız diye. O kadar komikti ki. Bir kere, başka hiçbir tartışma yoktu ortada. Genellikle sessizlik hüküm sürüyor, seçimler hakkında bile hemen hiçbir şey yazılmıyordu. Ama sanırdınız ki müthiş örgütlü, hummalı bir faaliyet vardı (veya olacaktı) da, topu topu üç dört kişinin her seferinde iki üç satır yazdığı, ancak iki gün süren bir fikir teatisi, herkesin dikkatini “asıl yapılması gereken işler”den, günde 18 saat sürdürülmesi gereken “kitle çalışması”ndan alıkoyuyordu.

Sahte bir pozdu tabii; mesele, Nâzım’ın eleştiri dışı tutulması, özellikle, Marksizmine karşın ya da Marksizmiyle birlikte ne kadar milliyetçi –sadece ilk gençliğinde, 14-15 yaşlarında değil, o ateşli komünist 30’larında da, anti-emperyalizminde Türk-İslâm kültür motiflerine bile dayanan bir milliyetçi– olmuş olduğunun söylenmesinden bazılarının pek hoşlanmamasıydı.

Şimdi de öyle; alt tarafı, hepsi elli-altmış yaşlarındaki, yani pek öyle meydanlarda koşturacak hali de olmayan üç dört adam (ben, Murat, biraz Roni Margulies, biraz Nabi Yağcı’nın kendisi), ortalama 50,000 satan görece küçük bir gazetenin sütunlarında, haftada birkaç kere sosyalizm tecrübesini, tarihteki yerini ve (olabilecekse) yeni bir solun gene sosyalizm kavramı etrafında toplanıp toplanmayacağını konuşmaya çalışıyoruz. Ne var bunda ? Devrimci kriz patlak vermiş, geniş kitleler barikatlara dayanmış da ben mi engel oluyorum ? KCK tutuklamalarının haksızlığını mı yazmak lâzım ? Uludere’yi ? Başbakanın kibirini ? Paul Auster’e sataşayım derken kendini küçük düşürmesini ? Bir yandan Millî Güvenlik dersleri kalkarken diğer yandan “dindar gençlik yetiştirme” hedefinin yeni bir ideolojik yekparelik kuşkusu yarattığını ? İyi ama, manşet ve sürmanşetleriyle, iç sayfa haberleriyle, Ahmet Altan, Yasemin Çongar ve (bazen ben dahil) diğer birçok köşe yazarıyla Taraf, haftalardır bunu hem de en sert, en ciddi, en ikna edici biçimde yapıyor zaten. Ne olurmuş yani; arada bir sosyalizm yazarsak kıyamet mi kopar ?

Hayır, sorun bir kere daha yazılmaması istenenlerde düğümleniyor. Bu da bizi tekrar sosyalizm tartışmasına geri getiriyor, çünkü duymaktan hoşlanmadığımız şeylere karşı “şimdi zamanı mı” mazeretine belki en fazla Sol olarak bizler, eski komünistler başvurduk geçmişte. Gün kapitalizme karşı mücadele günü; şimdi sosyalizmi eleştirmeye ne gerek var ? Amerika Marshall Planıyla batı Avrupa’ya egemen olurken, Koestler gibi kendini “anti-komünizme” kaptırıp (Doğu Avrupa’da 1947-49’un üçüncü Stalinist terör dalgasını afişe eden) romanlar yazmanın sırası mı ? Nazi toplama kampları kadar Sovyet Gulag’ını da eleştirirsek bundan anti-faşist birleşik cephe zarar görmez mi ? Kore Savaşının “Kuzey”in, Kim İl-sung’un (sonuçları hesaplanmamış bir emrivaki şeklindeki)saldırısıyla başladığını söylemek, emperyalizme hizmet etmez mi ? Tamam, Macaristan veya Çekoslovakya’da işler iyi gitmiyor olabilir ama şimdi (1956 veya 1968), hele “dost ve kardeş” Sovyetler Birliği “Macar/Çek emekçi halkını” ayaklanan şu “gericilik”ten bir kurtarsın; kendi içimizde uygun “özeleştiri”yi daha sonra yaparız. Devamında : Kürt sorununu devlet yarattı, onun için ben sadece devleti eleştiririm. Veya : Kürt hareketi çevrilmiş, kıskaca alınmış. Şimdi eleştirmek değil, operasyonlara karşı çıkmak lâzım.

Bin yıl bu teraneleri dinlemedik (ve söylemedik) mi allahınızı severseniz ? Zaten sosyalizm de biraz bu tarz “sevgi”den ötürü çökmedi mi ? Yetmedi mi, bu “sırası değil” fasılları ? PKK ve BDP’yi sarsalayıcı bir şekilde eleştirmenin mi sırası değil ? Eleştirmemeyi savunan eski solcuların siyaset anlayışını mı eleştirmenin sırası değil ? 12 Eylül’de Solun sorumluluğunu irdelemenin mi sırası değil –ne zaman olur, 22. asırda filân mı ? 

Nabi Yağcı farkında olmayabilir ama, bu apolojetik hali sadece bir tahlil hatâsını değil, bütün yenilenmişlik iddialarına karşın içine işlemiş bir geleneğin eski, kötü reflekslerini yansıtıyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.