Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

‘Haklı şiddet’, iç şiddet ve Stalin’in kedi-fare oyunu

  • 14.03.2012 00:00

Devam ediyorum, bazı köklü sol inançları sorgulamaya. Diyelim ki hâlâ “haklı şiddet” teorisine bağlı; bunu programlamış, varlığının belkemiği haline getirmiş bir örgüt var. 8 Mart yazımda beş soru sormuştum; biri şuydu :


(3) Bu “haklı şiddet” o örgütün içine nasıl vurur ve kendi kendini nelere maruz bırakır ?

Dâvânın genişliğine bağlı olarak, disiplin sağlamak görece kolay olabilir, ama gene de acımasız bir disiplindir bu; “iç suçlu”larını asla bağışlayamaz. İkinci Dünya Savaşının Doğu cephesinde, örneğin, Alman saldırısına karşı Sovyet savunması, eşi görülmedik derecede sert koşullarda geçti; Nazizmin Yahudiler kadar Slavları da aşağılayan ırkçı şiddeti, karşısında benzer bir şiddet yarattı. Bu da, zaten Stalin’in hükmü altındaki Kızıl Ordu’nun iç ilişkilerini büsbütün cehenneme çevirdi; her askerî/leşmiş kurumda görülebilecek üst-ast zorbalığını olağanüstü boyutlara vardırdı.

Vahşet sadece fiziksel vahşet değildir; duygusal vahşet diye bir şey de var, kedinin yemeden önce avıyla oynaması, illâ gücünü ona hissettirmesi, onu çaresizleştirmesi gibi; Stalin’de hep böyle bir boyut göze çarpıyor. Sovyetlerin en iyi stratejistlerinden Konstantin Rokossovsky’yi alalım. Stalin’in orduya yönelik Büyük Tasfiye’sinde, 1937’de o da tutuklandı. NKVD işkenceleri sırasında dokuz dişini yitirdi, üç kaburgası çatladı, ayak parmakları çekiçle ezildi ve bütün el tırnakları kerpetenle tek tek söküldü. Gene de dayandı ve “itiraf” etmediği gibi, mahkemeye çıktığında, “Polonya casusu” olduğu yolunda aleyhine ifade verdiği iddia edilen subayın tâ 1920’de, İç Savaş sırasında ölmüş olduğunu ispatlamayı da başardı. Her nasılsa hayatta kalan çok az sayıda kıdemli subaydan biri oldu.

22 Haziran 41’de başlayan Barbarossa Harekâtı, yetenekli komutanlarının yüzde 90’ı Stalin tarafından budanmış orduyu müthiş bir zaaf içinde yakaladığında, Rokossovsky apar topar göreve çağrıldı ve Eylül 41’de, tamamı “ceza taburları”ndan (kaçaklıktan hüküm giymiş veya Gulag kamplarından çıkarılıp eline silâh verilmiş erlerden) oluşan 16. Ordunun başına atandı. Wehrmacht’ın ceza taburlarının kopyasıydı bu uygulama; o kadar ki, adları bile aynıydı : Strafbattalion (Alm), shtrafbats (Rus). Şimdi sıkı durun : bu tâyin de şahsen Stalin tarafından, birlikte katıldıkları bir toplantıda, Almanlara Moskova yolunu kapama göreviyle birlikte, Rokossovsky’nin yüzüne karşı tebliğ edildi. Bu arada Stalin, kendisi de dört yılını Gulag’da geçiren Rokossovsky’nin, bir Gulag kaçkınları ordusu için ideal komutan olduğunu belirtmekten; hattâ Rokossovsky’nin (Stalin’in NKVD’cilerine borçlu olduğu) “tırnaksızlığı”na herkesin içinde tebessümle, espri yollu dikkat çekmekten geri durmadı.

Şimdi bu düpedüz âdilik değil de nedir ? Lâkin bu kişisel zulüm ve aşağılama, sürekli yerini ve haddini bildirme şehvetini, Stalin’in barış zamanındaki “insan ilişkileri”nin gayri insanîliğinde de görüyoruz.New York Review of Books’un 12 Ocak 2012 tarihli (LVIII/321) sayısında Orlando Figes, John Hodge’un yeni Collaborators (İşbirlikçiler) piyesinden yola çıkarak, Sovyet yazar ve entellektüellerine nasıl boyun eğdirildiğini, nasıl yalvartıldıklarını ve yerlerde süründürüldüklerini yazmış. İkide bir resmî ideolojinin bombardımanına tutulan Mikhail Bulgakov, kendini öldürmekten de söz ettiği, uzun ve perişan bir mektupla, tiyatroda önemsiz roller, ya da basit bir sahne işçiliği için bile ricacı oluyor Stalin’den. Diktatör 18 Nisan 1930’da telefon ediyor Bulgakov’a (dört gün önce Mayakovsky intihar etmiş; belki de benzer bir intihar artık fazla tatsız kaçacak). Önce, yurt dışına gitme talebini geri aldırtıyor; “bizden bu kadar çok mu sıkıldınız ?” diye sitem eder gibi yaptığında, Bulgakov’un aklı başına geliyor ve hemen “bir Rus yazarı ülkesi dışında yaşayamaz” cevabını verip Stalin’in “doğru”suna mazhar oluyor. Sonra Bulgakov Stalin’in talimatıyla bir dilekçe daha yazıyor ve piyesleri tekrar sahnelenmeye başlıyor. İnişli çıkışlı bir on yıl geçiyor ve Bulgakov gene gözden düşmüşken, 10 Mart 1940’ta ölüyor. Ama piyesinde Hodge çok önemli bir cümleyi sıkıştırıyor araya; bir noktada Stalin, “Bulgakov mu ? Evet, biz onu bile eğittik. Ezdik onu; kim olsa ezebiliriz” diyor. Figes da Stalin’in “Bizim gücümüz Bulgakov’u bile eğitip bizim için çalıştırabilmemizde yatıyor” ifadesinin gerçek olduğunu doğruluyor.

Figes’in Stalin’in nasıl “hükm”ettiğiyle ilgili son öyküsünün tanığı, ünlü, çok ödüllü Sovyet yazarı Simonov. 1952’de Kremlin’de, o yılın Stalin Ödülü için son karar toplantısı. Zlobin’in Stepan Razinromanı etrafında görüş birliği oluşmuş. Derken Malenkov, Zlobin’in “lekeli” savaş sicilinden söz ediyor, Almanlara teslim oldu diye. Herkes biliyor ki bu yalan; aslında Zlobin, atıldığı toplama kampında bile gizli bir direniş grubu kurmuş olan tam bir kahraman. Ama itiraz kimin haddine; ortalığa bir ölüm sessizliği çöküyor.

Derken Stalin kalkıyor ayağa; yerlerinde çıt çıkarmadan oturan Politbüro ve Yazarlar Birliği üyelerinin etrafında bir tur atıp, kendi kendine konuşurmuşçasına “Peki, affedelim mi bu adamı, affetmeyelim mi” diye soruyor ortaya. Bir tur atıyor ve gene soruyor : “Affedelim mi, affetmeyelim mi ?” Üçüncü turda bir daha soruyor : “Affedelim mi, affetmeyelim mi ?” Ancak üç tur sonundadır ki kendi cevabını kendisi veriyor : “Affedelim gitsin.”

Simonov bunun başından itibaren Stalin’in tasarladığı bir mizansen olduğunu; Zlobin’i de onun aday gösterdiğini, Malenkov’u da onun fıştıkladığını; Zlobin’i savunmaya cesaret eden çıkmayacağını da bildiğinden, bütün amacının “bakın, insanların kaderi yalnız ve yalnız bana bağlı” mesajını vermek olduğunu kaydediyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.