Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

(Girit’te dört gün)

  • 21.03.2012 00:00

Bu bir yolculuk öyküsü. Pazar, 18 Mart. Girit’te, Rethymnon’da (Resimo) küçük bir otel odası. Çarşamba günü siz bu satırları okurken Türkiye’ye dönmüş ve ders veriyor olacağım.

Unutacağım, kuşkusuz. İki gün geçecek ve hiç yaşanmamış gelecek, hayatın alışılmış akışındaki bu fasıla. Geriye sadece cep telefonumdaki, bir daha bakmayacağım, hattâ belki bilgisayarıma dahi indirmeyeceğim, akademik tasnifçiliğimin gerektirdiği altyazıları bile eklemeyeceğim resimler kalacak.

Herhalde onun için, bu her şeyin dışına düşmüşlük haline, henüz olayı yaşarken ve izleri büsbütün silinmeden işaret düşmek ihtiyacını duyuyorum.

Tatsız sorunlarla kesintisiz devam etmekti niyetim. KCK Sözleşmesi’nin Genel Organlar bölümündeki 11. maddenin Öcalan’a tanıdığı “önderlik kurumu” yetkilerinden, bunun neden solun tarihinde (meselâ Sovyetler Birliği’nde) görülen, bir bakıma “kazara” oluşmuş (meselâ Stalin’inki gibi) “kişiye tapma” kültlerinden de çok farklı, daha teorik ve dolayısıyla çok daha kötü bir “Führer prensibi” olduğuna geçecek; her “ezilen” milliyetçiliğin (ya da “ezilen millet” adına kurulan her örgütün) mutlaka solcu ve ilerici olmayabileceğini, demokrasinin itici güçleri arasında yer almayabileceğini bir de bu açıdan ele alacaktım.

Daha da yaparım tabii. Obsesif, bıktırıcı bir huysuzum sonuçta. İllâ açılabilecek bütün parantezleri önce açıp sonra bir bir kapatacak; hiç boşluk bırakmadan – bu da benim hüsnü kuruntum – tüketeceğim şu veya bu konuyu.

Ne ki şimdi Girit’teyim ve öyle toplum için, dünya için, insanlık için değil, sırf kendim için önemli ve başka herkes için gayet önemsiz, alabildiğine basit, alabildiğine sıradan şeyler yazmak geliyor içimden.

Girit muhaciri (daha doğrusu, 3/4 Giritli 1/4 Boşnak) olduğumuzu aktarmıştım; hayır, Lozan Mübadelesiyle değil, öncesindeki büyük kargaşadan : Girit İsyanından – ve açıkçası, en azından bazıları, sırf Rumlardan değil kendi yaptıklarından da – kaçarak 1896 ve 1898’de sığınmışlar İzmir’e (bkz bu köşede, 15.7.2010 – 18.9.2010 arasındaki toplam yirmi yazı; belki yakında, Solcular, Kürtler, Giritliler’de yeniden yayınlanır diye umuyorum).

O zaman da söylemiştim; kızkardeşim Neyyir, epey uzun zamandır büyük bir ilgi ve heyecanla çeşitli parçalarını tek tek topluyor bu öykünün. Babamızın (Erdoğan Berktay) baba tarafı (Halil Namık Bey) ve anne tarafı (Ülfet Hanım), keza annemizin (Yegân Berktay) anne tarafı (Neyyire Hanım) – kimmiş, neymiş, nerede oturup ne yaparlarmış, niçin ve ne zaman köylerini terk edip İraklion’a (Kandiye) sığınmışlar ?

Sonra 25 Ağustos 1898’de ne olmuş ki İraklion’da bir caddeye adını vermiş ? Karaya çıkan küçük bir İngiliz birliği ne yapmış, taşradan böyle böyle göçüp sur içinde kalabalıklaşan Türk-Müslüman nüfusu galeyana getirecek ? Ki önce limana yürüyüp 18 İngiliz askerini, sonra tekrar yukarı çıkarak bütün Hıristiyan ev ve dükkânını basıp bir 600-650 kişiyi daha öldürmüş, bu arada İngiliz viskonsülü ile ailesinin de canına kıymışlar ?

1893 doğumlu (dedem) küçücük Halil Namık’ın, kendinden 18 yaş büyük, 1875 doğumlu delikanlı ağabeyi Rauf da bu furyada, nasıl kafes içinde yeşilli mavili bir papağan kapıp getirmiş hasta kardeşine ? Ama İngilizler tekrar duruma hâkim olup da ortalık yatışınca, nasıl darağaçları kurulmuş, (bir ifadeye göre) Vezir Çarşısı’ndan büyük meydana kadar ? Ve “bizimkiler” de apar topar Efendi Dayı’nın teknesine atmışlar kendilerini (ki, gemiye binerken Halil Namık hâlâ, herhalde evde unutulan kuşunu sayıklıyormuş)...

(19. yüzyıl sonlarında yeryüzünün birçok köşesinde görülen bir ortam ve çelişkiler yumağı. Çok dinli, çok etnili yerellikler. Büyük Devletlerin Avrupa dışına, özellikle liman kentlerine yayılan sefaret ve konsoloslukları. Kozmopolit “işbirlikçi”leri. Halka yukarıdan bakmaları, halkın da onlara diş bilemesi. Elçiliklerin dokunulmazlığı kuralının henüz yerleşmemişliği. “Yabancı” veya “gâvur”lara ilk fırsatta tepki, dayak veya cinayet. Sonra Çin nehirlerindekini andıran “ganbot diplomasisi” : zırhlılar, şehre çevrilen topları, ultimatom, misilleme, ev ev arama yapan İngiliz deniz piyadeleri. Mazower’ınSalonica’sında, gene rıhtıma kurulu darağaçları geliyor aklıma.)

Dedim ya, Neyyir bulup çıkarıyor, bana anlatıyor (ben de arama bir parça mesafe koymak için midir, nedir, habire genellemeye çalışıyorum) bunları ne zamandır. Gel gidelim, dedemlerin o kadar duyup da göremediğimiz şu köylerini bulup gezelim diye, çocuklarıyla birlikte beni ve Naziko’yu buralara sürükleyen de o oldu sonunda.

Evet, iki köy var, bilebildiğimiz kadarıyla bu hikâyenin başlangıcında. “1645’de Karamanlı bir sipahi” faslını bir yana bırakıyorum; neden çok inanılır bulmadığımı daha önce yazmıştım gerçi (29 Temmuz 10 : Bizim Mayflower’ımız). Girit muhaciri aile tarihlerinin neredeyse yüzde yüzü, Rumeli muhacirlerinin dahi büyük kısmı, hep “Konya’nın Karaman ovasından bir timarlı sipahi...” diye başlıyor. Sanki bir güvensizliğin üstesinden gelmek; “ezelden beri” Müslüman ve Türk olmuş olabilmek için uydurulmuşluğa işaret ediyor.

Çok daha reel düzeyde, Girit’in güneye, Libya Denizine bakan vâdilerinden birinde iki köy duruyor;Ano [Yukarı] Viannos ve Kato [Aşağı] Viannos. Kavukaki’ler, Reşidaki’ler ve Bedderaki’ler bir zamanlar burada yaşamış. Osman Kaptan’ın karısının soyu Ciguni’ler ise galiba Hanya taraflarından ama Kandiye’den toprak almışlar, bir noktada.

Bütün yollar buraya çıkıyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.