Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

(Dönüş: Greko’ya Rapor)

  • 24.03.2012 00:00

20 Mart Salı, İraklion havaalanı. Nikos Kazancakis’in adını vermişler. Gençliğimizin büyük tutkusu. Lisede nasıl okumuştum Aleksi Zorba’yı; sonra Yale’de, İsa’nın Son Baştan Çıkarılışı’nı; Odysseia“zeyl”ini; 1957’de zar zor, adetâ son nefesiyle bitirdiği, hem roman hem otobiyografi özellikleri taşıyanGreko’ya Rapor’unu. Girit’teki çocukluğundan itibaren geçirdiği safhaları, inançlarını ve inançsızlığını. Dindarlık ve milliyetçilikten başlayıp, bir ara Leninizmden de geçerek, demokratik sola ve coşkulu bir hümanizme varan serüvenini. Bilhassa Zorba yüzünden, Yunan Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilişini ve Katolik Kilisesi’nce Yasaklanmış Yazarlar ve Kitaplar Endeksi’ne alınışını. Yunan Kilisesi’ne eşsiz cevabını : “Sizler beni lânetlediniz, Kutsal Pederler, ben ise size bir kutsama yolluyorum; dilerim vicdanınız benimki kadar berrak olsun ve sizler de benim kadar ahlâklı ve imanlı olunuz.”

18 yıl arayla bir kere daha ziyaret ettim, (hep o Ortodoks Kilisesi normal bir Hıristiyan mezarlığına gömülmesini yasakladığı için) Kandiye surlarının en güneyi ve en yüksek noktasında, Hanya Kapısı (Chania Porta) yakınındaki Martinego Tabyası’na konan kabrini. İnce ağaçtan, düz ve süssüz bir haç. Kaba, hiç yontulmamış gibi duran taşlardan bir mezar. Üzerinde kendi sözleri : I fear nothing. I hope for nothing. I am free (Hiçbir şeyden korkmuyorum. Hiçbir şey ummuyorum. Özgürüm). Yarın akşamki dersimde soracak olsam, siz ne okudunuz Kazancakis’ten diye, korkarım çoğu adını bile duymamıştır. Nesiller böyle geçiyor, zihinsel ufuklar değişiyor. (Özel bir meraksızlık, özel bir birikimsizlik, özel bir kültürsüzleşme de var mı acaba ?)

65’imdeyim; dolu bir hayatım oldu; çok şey gördüm, yaşadım, öğrendim. En fazla bu sene, belki verdiğim derslerden ötürü, fark ediyorum ki koyu bir 19. ve 20. yüzyıl vatandaşıymışım. Şimdiden geride kalan, gençlere yabancı bir dünya ! Bazen bir keder çöküyor içime, öleceğimden değil, öldüğümde asrıma dair bütün bildiklerim kaybolup gidecek diye. Tam bir Sisyphos ruh hali : birey doğuyor, doluyor, yokoluyor. Yokuşun neredeyse kenarına kadar çıkardığınız kaya, son anda geri yuvarlanıyor. Aklımı bir diş macunu tüpü gibi sonuna kadar sıkıp, içindeki her şeyi, kendi çocuklarım dâhil öğrencilerime, bir lâhzada aktarmak mümkün olsa ? Saçma, egosantrik, imkânsız. Ama her sınıfa girişimde tekrar aldanıyor, yapabilirim sanıyorum. Olmayınca da bu sefer zamanımın azaldığına hayıflanıyorum.

Benim “karlı kayın ormanı”m ve “Greko’ya Rapor”um, işte böyle bir şey.

Dönüyorum. Bu hafif depresif halde, bir fasıl da Atina’da oyalanmaya çalışacağım. Her seyahatte aynı olay gelir başıma. Bir doruk noktası vardır; oraya kadar iyidir her şey. Bir oturum, bir buluşma, özel bir mekân; belki bir konser, bir saray, bir müze. Bir konferans söz konusuysa, kendi tebliğim. Orası geçildiği anda düşmeye başlar, sıkılır, hay Allah ben burada ne arıyorum, niye evde değilim diye içimden söylenmeye koyulurum. İstanbul’da bekleyen yığınla işin tedirginliği de biner. “Nerede kalmıştım”dan başka şey düşünemez olurum.

Uçağa çağırdılar. Yeter. Bu hafta bunlarla geçmiş olsun; bu yazı da böyle yarım kalıversin artık.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.