Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Milliyetçi mistisizm ve güçlü lider arayışı

  • 5.04.2012 00:00

İdeolojiler simetrik değildir. Farklı kültür kökenleri ve varsayımlardan türerler. Kolay kolay matematiksel bir modele oturtulamazlar.

19. ve 20. yüzyıllara üç büyük ideolojinin karşılıklı etkileşim ve mücadeleleri şekil verdi : liberalizm, (Marksist) sosyalizm, nasyonalizm. Bunlardan ilk ikisi Aydınlanmacı, dolayısıyla rasyonalisttir. En azından teoride, mistisizme, kaderciliğe, ölüme ibadete, meçhulün çağrısı ve esrarengizin ürpertilerine, voodoo büyüleri ve satanizm âyinlerine, tarihöncesinden kalma esoterik alâmet ve efsanelere, eski İskandinav savaşçıları (berserker’lar) ve Osmanlı “deli”leri gibi “kan tutmuş” bir cinnet haline girerek dövüşmeye yabancıdırlar. Şuur iyi, şuursuzluk kötüdür. Liberalizmde, bireyin varlığı başka hiçbir (daha büyük) birim içinde eritilmez. Gerçi Marksizm, (ezilen) bireyleri kendi (işçi, emekçi) sınıfları içinde birleşmeye çağırır. Ama bu da otomatik, organik bir ilişki değildir. Daha çok, kişinin düşünerek alacağı aklî bir katılma kararıdır.         

Milliyetçilik bütün bu açılardan farklıdır. Aydınlanma’dan ve Fransız Devrimi’nden değil, daha çok her ikisine karşıtlıktan kaynaklanır. 19. yüzyılda Romantizmin radikal-devrimci ve koyu muhafazakâr varyantları birbirini izledi. Özellikle Viyana Kongresi (1815) sonrasında milliyetçilik, daha çok gerici Romantizm ya da Romantik Restorasyonizm ile elele yürüdü. Aydınlanma’nın Aklı mutlaklaştırmasına karşı Tarihi mutlaklaştırmaya koyuldu. Bu, tesadüf değildi; çok esaslı nedenleri vardı. Milliyetçi ideoloji, hedef kitlesine dahil bütün bireylere, millet denen büyük birime otomatik ve organik olarak dahil ve ait olmayı dayatır. Onları böyle görür ve onların da kendilerini böyle görüp hissetmelerini ister.

Bu, akıl değil heyecan işidir; bütün dinsel inanç sistemlerinde de görüldüğü gibi, insanı zaman zaman kendinden geçiren; sonra da söz konusu vecd ve istiğrak hallerinin anısıyla yaşattıran bir heyecan projesidir. Zira soyut tek tanrı fikri gibi soyut bir millete bu şekilde aidiyet de insanların günlük hayat içindeki elle tutulur realitesi değildir. Birincisi, aslında tek ve muazzam bir topluluk değil, küçük çevreler halinde yaşamakta; “milletin tamamı”nı değil, ancak birkaç yüz kişiyi fiilen tanımaktadırlar. İkincisi, kişisel ve ailevî geçmişleri itibariyle, hiç de “herkesle ortak” bir tarihleri olmamıştır. Üçüncüsü, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” de olmayıp, aralarında bir yığın farklılık ve çıkar çelişkisi mevcuttur.

Ne ki milliyetçilik bizi bunların tam tersine inandırmak ister. Bu çabanın kilit sözcükleri tarih, kültür, ata/lar ve önder/lerdir. Millet “hayalî bir cemaat” değil gerçektir; “bölünmez bir bütün”dür; “kıvançta ve tasada ortak”tır; daima “birlik ve beraberlik içinde”dir. Zira öncelikle geçmişten bugüne kesintisiz bir akış ve devamlılık içindedir. Olmadığı bir zaman hiç olmadı; tarihin derinliklerinde hep mevcuttu(r). Onun için bizler ceddimizin takipçilerinden başka bir şey değiliz, olamayız. Onları red ve inkâr edemez, onlardan farklı düşünemeyiz.

“Tarihimiz, kültürümüz bizden bunu talep ediyor.” Aslında bizden böyle hiçbir şey talep etmeyen tarihe ve kültüre izafe edilen bu sözde-bağlayıcılık, 18. yüzyılın emredici Aklına rakip bu diğer, tarihî-determinist emredicilik, karşı koyamayacak ve dışına çıkamayacak olduğumuz farzedilen bir güçtür. İki önemli sonuca yol açar. Birincisi, geçmişle bu (dikey) bütünleşme, “şimdiki zaman”da (yatay) bir bütünleşmeyi de dayatır. Hepimiz Türk çocuğu ve Müslümansak, nasıl farklı davranabiliriz ? Bir adım ötesi, aykırı düşünmenin ihanet sayılması, “millî çıkar”lara ters düşenin hain muamelesi görmesidir. Son derece kıskanç ve hegemonyacı bir ideolojidir milliyetçilik; hele “hedef”e, iktidara yürürken, kendine ait gördüğü alanda alternatif tanımaz, çeşitlilik kabul etmez; bütün rakiplerini yok etmeye kalkar. İşte, 1878’den sonra Makedonya’da Bulgar milliyetçisi IMRO’nun yaptıkları. İşte, Türkiye’de İttihatçıların ve sonra Kemalistlerin muhaliflerine reva gördükleri. İşte, Kuzey İrlanda’da IRA; Kıbrıs’ın güneyinde EOKA-B ve kuzeyinde TMT. Aynı şey PKK’nın Kürdistan’a bakışı için de geçerlidir.

“Tarihin emrediciliği”nin ikinci önemli sonucu, mutlak lider otoritarizmidir. Bu, “klan atası” ile “klan şefi” arasındaki ilişki gibi bir şeydir. Kabile toplumunda, klanların bir, çok uzak, sisli geçmişlerde yatan ve soyundan geldiklerine inandıkları ataları vardır, bir de hâlihazırda av alanından av alanına, otlaktan otlağa göçlerini yöneten, töreyi gözeten, saygı gösterip bazen hediyeler sundukları şefleri. Zaman içinde ikisi arasında giderek daha sıkı bir bağ oluşur; şef, ataya daha fazla yaslanıp yeryüzünde atanın gölgesi gibi yürüyebildiği ölçüde krallaşmaya, hükümdarlaşmaya başlar.

Aynı şekilde, günümüzde “tarihin emri” de milliyetçi önderin otoritesini yüceltmeye yarar. Yahya Kemal, Süleymaniye’de bayram sabahı, Türklüğün gelmiş geçmiş bütün savaşçılarını tek bir cemaat halinde saf tutmuş hayal eder. SA’lar ve SS’ler, eski efsanelerdeki Germen avcı-savaşçılarının “ölüler ordusu”nun biraz arkalarında, kendileriyle birlikte yürüdüğünü hayal eder. En çok da lider, ataların somut, canlı haline dönüşür. Kollektifin içinde, “millî dâvâ”nın içinde erimek, pratikte, sırf bir “mefkûre”nin değil, o “ülkü”yü temsil eden karizmatik kişinin peşine takılmak; ona teslim olmak, iradeni onun iradesi içinde eritmek, onun ordusunun bir neferi haline gelmek, onun emirlerine kayıtsız şartsız itaatten özel bir zevk almak biçiminde gerçekleşir.

Duce, Führer, Ulu Önder, Ebedî Şef, Millî Şef, Serok, Başkan, Başbuğ ve irili ufaklı Reis’ler böyle yükselip, çığrından çıkmış bir irrasyonalizm hâlesiyle çevrelenir.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.