Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

(Hangisi benim köklerim, asıl memleketim)

  • 14.04.2012 00:00

Haftada bir “böyle” (“light”) yazsam çok iyi olurmuş; Girit serisinin ardından (21-22 ve 24 Mart) Tamer Bey öyle dediydi. Kâh sosyalizmle kâh milliyetçilikle hesaplaşacağım diye, artık nasıl bezdiriyorsam, kendim dâhil herkesi...

Gerçi, aklım da orada, Ano Vianos’taki o yaşlı çınar ağacının altında kalmadı değil. Var bir şeyler, kafamda belli belirsiz dolaşan, tam ifade edemediğim.


Şu hayatta benim yerim neresi ?
 Evet, Girit çok güzel gerçekten. Buğulu bir toprak, büyülü bir diyar. İlk ve hele ikinci gidişimde bunu çok keskin bir şekilde hissetmiştim. 1994 başıydı; Elizabeth’in (Zachariadou) düzenlediği Via Egnatia sempozyumunun gezelim diye ara verdiği, soğuk, rüzgârlı, bazen sağanak yağışlı bir Ocak günü. Cemal’in (Kafadar) kullandığı bir arabayla Rethymnon’dan yola çıkıp dağlara vurmuş; 1866 isyanında, ancak 260’ı silâhlı erkek, gerisi silâhsız veya kadın ve çocuk 900 küsur kişinin sığınıp Osmanlı ordusuna iki gün direndikten sonra kendilerini havaya uçurduğu Arkadi Manastırını da dolaşarak, yavaş yavaş tırmanmıştık İda masifine. Öyle tek tek zeytin ağaçları değil, zeytinlik de değil, zeytin denizi, zeytin ormanı nasıl olurmuş, o gün orada görmüştüm.

Çıktık, çıktık ve zeytin bitip çam başladı bir noktada. Ardından çamlar da bitti ve derken asfalt da bitiverdi ansızın. Haritada nokta nokta, hemen önümüzde toprak bir patikaydı bundan sonrası. Zirvenin az altındaki bir yamaçta, küçük bir köydeydik. Bir cenaze yeni kalkmıştı. Yolun çatalında, daracık üçgen şeklinde, hemen her tarafı cam bir lokanta bulduyduk. Biz içeri bakarken, orta yaşlı bir kadınla oğlu koşarak gelmiş, buyur etmişlerdi. Bugün gibi hatırlıyorum; hayatımda yediğim en güzel yemekti. İri iri doğranmış domatesi, peyniri, kırmızı soğanı, bol köy zeytinyağıyla tam bir Rum salatası. Makarna, köfte, parmak patates. Taze pembe şarap. Sohbet. Zamanın durduğu bir yer gibi gelmişti bana. Gerçekten tanrılar diyarıydı. Ayaklarımın altındaki İda dağının derinliklerinde bir mağara. Kronos, Rhea, Kouretes’in dansı. Ölmek için buraya gelebilirim, burada yatabilir kemiklerim –gibi tuhaf bir duyguya kapılmıştım.

Neredeyse yirmi yıl sonra Ano Vianos’taki küçük meydanda, çeşmeden akan su bu anıları da beraberinde getiriyordu. Düş müydü, gerçek mi ? Hoş bir duyguydu, insanın içini ısıtıyordu “bizimkiler”i oralarda hayal etmek. Geçmişle bir empati ânıydı. O toprakla geçici de olsa özel bir ilişki kurmamı sağlıyordu.

Da... gerçekten “benim” miydi oraları ? Çok zordu –ve zor– buna inanmak. Dedem ve babaannemin, anneannemin kökleri değil, benim köklerim. Onların yaşadıkları benim için bir “hafıza” değil, şu veya bu şekilde çalışarak öğrendiğim bir “tarih” sorunu. Kendi kendime tekrarladığım içindir ki, yapay bir “hafıza”ya dönüştürüyorum (dönüştürebiliyorum). Oysa...


Anılarım
. Bütün reel anılarımın başlangıcı çocukluğumun İzmir’inde; doğup büyüdüğüm, dedem ve babaannemle oturduğumuz evde. (O yerleşmiş, “asrî”leşmiş, mütevazi ama alla franca, daha 1950’lerde Urla İskelesi’nin eski Rum evlerinden yazlık kiralayan hayat tarzını Girit’ten mi getirdiklerini, elli yılda İzmir’de mi edindiklerini, ikincisi doğruysa ne kadar hızlı bir değişim yaşamış olmaları gerektiğini sık sık düşünüyorum.)


Köklerim
. İlkin, annem ve babamda. Onlardan öğrendiklerimde. Hayat derslerinde, namus derslerinde, kişilik derslerinde. İkinci olarak, küçük yaşta içine girdiğim Marksist düşünce âleminde. Her ne kadar sosyalist bir gelecek projesini artık paylaşmıyorsam da, bu kültür kıtasının olağanüstü zenginliğinde.


Memleketim
. Dünyada ve Türkiye’de, şimdiki zaman.

Derslerim. Bilim. Tarih. Fikirler. Demokrasi. Özgürlük. Biri bitip biri başlayan mücadeleler.

Çekilebilir miyim öyle bir köşeye, deniz kıyısında bir taşra kasabasına, küçük bir evim olsun, ucuz yaşayayım, sabah erkenden suya atlayayım, yüzeyim, dalayım, kendi vurduğum balıkları pişireyim, dinlenirken kitap okuyayım, altlarını çizeyim, not alayım, serin rüzgârlara karşı uyuyayım...

Bu, uğultudan bunaldığımda uydurduğum bir masal. Çok çekici, ama hayır, ben kendimi biliyorum; yapamam. Çok yorulursam o zaman düşünürüm.

Ne Girit, ne geçmiş, ne de (İstanbul dahil) başka herhangi bir spesifik coğrafya. Kendi ruhumun ve düşüncelerimin ve daha yazıp anlatmak istediklerimin içinde yaşıyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.