Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Özet ve yol haritası

  • 30.05.2012 00:00

 Şimdiye kadar neler yaptım ? Tartışmanın neresindeyim ? 1-2 Mayıs’ta iki tv kanalına verdiğim kısa demeçler, 2-3 Mayıs’ta Taraf’ta çıkan röportajlar ve 4 Mayıs’taki CNN Türk paneli, tahmin edilebilecek tepkilere yol açtı.

9 Mayıs Çarşamba gününden itibaren bu köşede, her şeyi baştan anlatmaya koyuldum. Önce, bir kısım eski solcular için 1 Mayıs 1977 “mağduriyet”inin neden ve nasıl öncelikle bir kimlik meselesi haline geldiğine dikkat çektim (9-10 Mayıs; özellikle bkz Ulusalcılar ve 19 Mayıs, solcular ve 1 Mayıs). Yakın zamanda Etyen Mahçupyan da aynı noktaya değindi (Sol ve kimlik, 25 Mayıs).

Ardından, “hayır, 1 Mayıs ’77 bir menkıbe değildir; asıl Halil Berktay’ın kendisi uydurukçu ve menkıbeci bir tarihçidir” (veya “tarihçiliğin bütün kurallarını ihlâl etmiştir”) diye bağırıp çağırmakta olan kesimin, “devlet tertibi”ni ayakta tutabilmek için alelacele pekiştirmeye çalıştığı dört beş noktayı özetledim ve bunları çok adım adım irdeleyeceğimi belirttim (12 Mayıs : Acele işe şeytan karışır). Bunu izleyen iki yazıda (16-17 Mayıs), herhangi bir tertip olasılığını “dışarıdan” ve “içeriden” diye ikiye ayırdım. Öncelikle devlet tertibidir diyenlerin “dışarıdancı” olduğuna işaret ettim. Başka bir deyişle, solun içinden provokasyon ihtimali, onları kesmez (zira bizi dönüp dolaşıp solun sorumluluğuna götürür). Bilvesile, devletin “tertipsizliğinin belgesi” diye bir şeyin tabii ki olamayacağını; sorunun, tertibin kanıtları diye sunulanların çürüklüğü olduğunu hatırlattım.

Daha önemlisi, “içeriden provokasyon” olasılığı dahil Taksim meydanında ne olup bittiğinin aydınlatılmasının, çevre ve mahalle aidiyetlerine meydan okuyan çok zor bir tür tanıklığı gerektirdiğini, ama gene de bu tür tanıklıkların azar azar biriktiğini kaydettim (13 Mayıs).

Derken araya, Taraf’ın Celâlettin Can’la (16-17 Mayıs) ve Mustafa Yalçıner’le (19 Mayıs) yaptığı röportajlar girdi. İkisine de aklım durdu, dudağım uçukladı farklı nedenlerle. İlki, Dev-Genç’in özel güvenlik biriminin neler yaptığıyla övünürken, solun o günkü ruh hali, tetik deliliği ve meydanın içinden ne kadar çok ateş edildiği konularına, aslında çok başka lâf gerektirmeyen bir açıklık getirdiği için. Diğeri, inkârcılığın en kaba şeklini temsil ettiği; tertip teorisinin “dışarıdan saldırı” varyantını, artık gülünç olmuş unsurları dâhil, “herkes biliyor” diye savunmak suretiyle menkıbelere sarılma ihtiyaç ve imanını “bakınız Şekil 1” kabilinden örneklediği için.

Bunları yazdım ve yeri gelmişken, şu ünlü “kamyonet” ile “oteldeki Amerikalılar”a da değindim (19 ve 23-24 Mayıs). Daha sonra bir okurum “asıl, o sırada Intercontinental’de hiç Amerikalı olmadığı ortaya çıksaydı, çok ilginç ve acayip olurdu” dedi. Solun ezelî Amerika = CIA obsesyonuyla dalgasını böyle geçti.

Ancak pek bir hümör nosyonları olmayan Celâlettin Can ve Mustafa Yalçıner, küplere bindiler. “Cevap hakkı”na sığınıp, iki feci yazı yazdılar peşpeşe (HerTaraf, 22 ve 25 Mayıs).

İçeriğe ilişkin en ufak bir şey söylemediler (çünkü söyleyemezlerdi). İçine düştükleri kötü durumun hıncını, hayli ağır küfür ve hakaretle çıkarmaya kalkıştılar. Mustafa Yalçıner işi, İngiltere’deki (?) “daha ilk tahsil yılları”mdan itibaren “devlet[in] adamı” olduğumu, nitekim tarihçiliğe “ilk adım”larımı “İngiliz servisleriyle ilişkileri” gizli-saklı olmayan “iki profesör”ün yanında attığımı iddia etmeye kadar vardırdı.

İşte bu, yepyeni bir iftira; şimdiye kadar hiç duymamıştım ! Merak ettim; açıklarsa bayağı sevinirim. Fakat bu da bir tür kanıt ve tanıklık, sonuçta. Onların değil benim argümanım için. Üzerinde ayrıca duracaksam da, donmuş bir geçmişte yaşadıkları, dolayısıyla fraksiyon solculuğunun nasıl bir şey olmuş olduğuna ayna tuttukları, bazı eski solcuları o kadar kızdıran “rezillik” sözcüğünün gerçekliğineaçıklık getirdikleri için, kendilerine şimdiden teşekkür borçlu olmalıyım.

Geçelim; işin esasına bakalım. İki tür tanıklık var ve eşdeğer değil, demiştim (26 Mayıs). Kimisi anıları ve eski örgüt aidiyetinin içinden, kimisi de dışından konuşuyor ve zaten gerçek ile efsane, “olan” ile “olmuş olması gereken” (bu yolda tekrarlayarak ezberlenen) arasındaki fark, üslûpta, ciddiyette, kendini sorgulama düzeyinde, somut ayrıntılarda, hemen kendini belli ediyor.

Bana ulaşan bu ikinci tür, özgür ve önemli tanıklıklardan sadece beşini, son dört beş gün boyunca ara başlıklar dışında hemen hemen yorumsuz biçimde Taraf’ta yayınladım. İkisi TKP ve DİSK içinden, (iki kişinin yazdığı) diğer üçü ise Halkın Yolu, yani zamanın “Üçlü Blok”u içindendi (26-27 ve 29 Mayıs). Bunlar (a) CNN Türk panelinde Cemil Koçak’ın anlattıkları (4 Mayıs): (b) Mehmet Tav’ın tanıklığı (HerTaraf, 13 Mayıs): ve (c) Celâlettin Can’ın “samimi ve tevilsiz ikrar”larıyla birleştirildiğinde (16-17 Mayıs), toplam sekiz çarpıcı metin veya metin parçacığı oluşturuyor. (d) İshak Işıtan’ın zigzag çizen demeçlerini değilse de fotoğraflarını ve (e) Metin Göktürk’ün 1 Mayıs’ı o çok tartışmalı Sular İdaresi’ninüzerinden izlemiş olmasını da ekleyin. Ortaya anlamlı bir birikim çıkıyor.

Önemli olan, bunları birbirinden kopuk biçimde, tek tek sayıp bir evet/hayır çetelesi tutmak değil, nerelerde buluştuklarını görmek ve çeşitli parçaları yerli yerine oturtmak. Böyle yaptığımızda, malzemenin üç temel noktaya açıklık getirdiği kanısındayım :

(1) 1 Mayıs 1977’de ne olmadı ? (2) Ne oldu ? Gerçekte olan nedir ? (3) Solun kendini akladığı perdeleme öyküsü (cover-up) nasıl, ne zaman, kimler tarafından icat edildi ve bütün grupların ortak menkıbesi haline geldi ?

Bu sırayla ele alacağım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.