Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Birleşik cepheler

  • 19.07.2012 00:00

 Murat Belge, bir tür “sol”culuğa gene akıl ve mantıkla hitap etmeye çalışmış (Kinetik ve statik, 15 Temmuz). Pek işe yarayacağını ummasam da, söylediklerine ben de birkaç dipnot düşmek istedim -genellikle üzerinde durulmayan birçok- perspektifliliği katarak.

Politikanın kuralı bu; birleşik cepheler bazen kurulur bazen bozulur; ittifaklar değişir; yeni mevzilenmeler yaşanır. Bunun illâ bilinçli, deklare bir şekilde olması da gerekmez. Fiilî yaklaşmalar yerini fiilî uzaklaşmalara bırakır.

Herhalde en çarpıcı örneği, İkinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasıdır. Solda bir zamanlar bu öyküyü, illâ bir doğru taraf olacak diye ve bu doğru taraf olduğuna inandığımız Sovyetler Birliği açısından anlatırdık.

Böyle baktığınızda, “bizim” (komünistlerin, işçi sınıfı devrimcilerinin) ittifak ve birleşik cephe sorunumuz şöyle görülüyordu: İnsanlık devrim ve sosyalizm yönünde ilerlemekteydi. Temel güç proletaryaydı. Baş düşman (bu gerçeği Stalin’in, SBKP’nin ve Komintern’in ancak 1934’ten sonra idrak etmesi faciasını bir yana bırakırsak) Faşizm ve Nazizm, ya da kestirme ifadesiyle sadece faşizmdi. “Burjuva demokrasisi” ve onu temsil eden Batı ülkeleri ise, bütün güvenilmezlik ve yalpalamaları içinde, her şeye rağmen kazanılması gereken ara güçlerdi.

Nitekim “kazandıydık” da. İngiltere ve Fransa, en son 1938 Münih’teki “yatıştırma” politikalarıyla, Hitler’e istediğini verip Drang nach osten’ini (Doğuya yürüyüş) “Sosyalizmin Anavatanı”na yöneltmeyi ummuşlardı. Ancak Stalin, Ağustos 1939’da (güya) bu oyunu bozmak için Molotov-Ribbentrop Paktı’nı devreye sokmuş; İngiliz-Fransız ikiyüzlülüğü bu sayede çökmüş ve Nazilerin bir sonraki hedefi olan Polonya’yı savunmak için savaşmaktan başka çareleri kalmamıştı.

İyi de, 1939-41’de “biz” ne yapıyorduk ve neden onlara ancak 1941’de katılmıştık? Bu tatsız soruyu biraz sonraya erteleyip 42-45’e gelelim; önemli olan şu ki, Churchill’in Büyük İttifak dediği “bizim” çabalarımızla kurulmuş ve zafere ulaşmıştı. Hitler’i yenmiş, Berlin’e girmiş, Doğu Avrupa’yı “kurtarmış”tık. Derken başta ABD, Batı burjuvazisi başarımızdan, gücümüzden korktu. “Bize” karşı Marshall Planı ve NATO’ya başvurdular. Soğuk Savaş’ı onlar başlattı. Böylece durum değişti. Batı müttefikimiz olmaktan çıktı; baş düşmanımız haline geldi.

Bazı sorunlu, gölgeli alanları (31-34, 39-41) olmakla birlikte, burada enikonu bir tahlil, bir cephe ve ittifaklar anlayışı söz konusuydu. Kritik nokta şu: Hiç kimsenin aklına, eninde sonunda Batı ve kapitalizm baş düşman olacak diye, ilk baştan itibaren Batı’yı hedef alıp faşizme karşı birleşik cephe açmamak gelmezdi, gelemezdi. Esasen bu, Stalin’in 34 ve 41’de iki defa terk ettiği felâket çizgisinden başka bir şey değildi.

Öte yandan, 60’lardaki “çocukluğumuz”da - Murat’ın belki biraz daha masum ve temiz gördüğü, benimse daha şüpheyle baktığım bir evrede- pek farkında olmasak bile, işin Batı tarafında da bu öykünün bir muadili vardı ve var, kuşkusuz. Günümüz tarihçiliği, İspanya İç Savaşı’ndaki “ademi müdahale” politikasını, Anschluss karşısındaki sessizliği ve nihayet Münih’teki teslimiyeti, hiç mazeret bulmadan eleştirebiliyor. Ama Stalinist dış politikanın ne olduğu ve Batı’dan nasıl görüldüğünü de hiç şirinleştirmeden gözler önüne seriyor.

Bir kere, liberal demokrasi için Faşizm ve Nazizm birer diktatörlük rejimiyse, Sovyetler de bir başka diktatörlük rejimiydi. 1930’larda uzun süre “burjuva” demokrasisini savunmak için kılını kıpırdatmamış; Hitler yükselirken Alman Sosyal-Demokratlarını “sosyal faşist” diye baş hedef almış; İspanya İç Savaşı’na hem yardım etmiş, hem hegemonyacılığıyla çok zarar vermişti. Batı yatıştırmacılığına karşı Stalin’in de hem kendi yatıştırmacılığı, hem kendi hegemonyacılığı vardı. Nazi devletiyle karşılıklı saldırmazlık sözü vermesi öyle çok kısa vâdeli, taktik bir hesaptan ibaret değildi; çıkacak bir savaştan doğrudan Batı’yı sorumlu tutuyor ve ardında, Doğu Avrupa’yı Hitler’le paylaşmak gibi korkunç bir hesap yatıyordu. Nitekim Molotov-Ribbentrop Paktı’nın artık açığa çıkmış bulunan gizli protokolü sayesinde Sovyetler de 1939 Eylül ortasından itibaren Polonya’yı doğudan işgal etmiş; Katyn Ormanı katliamını gerçekleştirmiş; ardından Baltık ülkelerine ve Finlandiya’ya saldırmıştı. Dahası, Stalin Hitler’in sözüne o kadar güvenmişti ki Wehrmacht’ın Haziran yığınağına dair uyarılara dahi kulak asmayıp Sovyet ordularının 1941 bozgununu hazırlamış; ancak kendisi de saldırı kurbanı olduktan sonradır ki Mihver’e karşı birleşik cephe içinde yerini almıştı.

Başka bir deyişle, uluslararası komünist hareket için Batı bir ara güç ve güvenilmez bir müttefikse, aynı şekilde Batı için de Sovyetler Birliği bir ara güç ve güvenilmez bir müttefikti. Olayların mantığı üstün gelmiş, aynı birleşik cephede buluşmuşlardı. Derken Kızıl Ordu’nun kurtarırken tekrar işgal ettiği Doğu Avrupa’da Sovyet modeline uygun diktatörlük rejimlerinin kurulması, Soğuk Savaş’ın asıl nedeni olmuştu.

Ne ki, o gün bugündür Batı politikasında da, tarihçiliğinde de, madem eninde sonunda komünizm baş düşman olacaktı, daha baştan, 1939’dan itibaren Sovyetlere karşı Hitler’le ittifak yapılmalıydı diye zırva, deli saçması bir görüş hiç çıkmadı ve çıkamazdı. Esasen bu, eski, felâketli “yatıştırma” çizgisi demekti.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.