Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Bolu-Ankara hattı

  • 21.07.2012 00:00

 Murat Belge’nin Kinetik ve statik yazısı (15 Temmuz), kafamın derinlerinde gezinen bazı düşüncelerin satha çıkmasına yol açtı sanırım. Onun için çeşitli dipnotlar düşmekten kendimi alamıyorum.

İşin bir boyutu, ama yalnız bir boyutu, bir tür “sol”culuğun geçmişte ve bugün siyaset nedir zerrece bilmemesi, düşünmemesi. Son aylarda hükümet peş peşe bir yığın kötü ve yanlış iş yaptı. Bu da demokrat kamuoyunun (daha çok sol, biraz da İslâmcı demokratların) tepkisini çekti, eleştiri dozajının artmasına yol açtı. Eh, gayet normal, ne var bunda ? Ama bizde öyle garip bir “solcu” tipi var ki, olayı yanlıştan dönmek ve AKP’nin [hep] baş düşman olmuş olduğunu kabullenmek gibi anlıyor. Herhangi bir mevzilenme ömrünü doldurduktan sonra, geriye dönüp yeni saf tutuşların “ezelden beri” varolmuş olmasını istemenin ne kadar saçma olduğunu, iki gün önce (Birleşik cepheler, 19 Temmuz) 1939 öncesi ve 1945 sonrasını karşılaştırarak anlatmaya çalışmıştım.

Fakat tabii, sözünü ettiğim “sol” zihniyetin bunu görememesi, sırf ittifak nosyonlarının çok zayıf olmasıyla ilgili değil. Çünkü sadece bu kadarı, 2000’lerin başında bu “solcu”ların neden ulusalcı ve Ergenekonculuğu (ya da askerî vesayeti) değil de AKP’yi baş düşman seçip bunda inatla direndiklerini açıklayamaz. Bu, çok daha köklü bir tercih ve temelinde, benim artık sırf tırnak içinde anabildiğim bir tortuya dönüşmeden önce çok uzun süre, yani tâ 1920’lerden 70’lere kadar da Solun, taktik değil stratejik, hattâ yapısal anlamda kendini nereye, (Taner Akçam’ın deyimiyle) hangi “mahalle”ye ait gördüğü yatıyor. Kemalizm ile kendini sosyalist sayan Sol arasında, belki Gramsci’nin “tarihsel blok” dediği türden hayli kalıcı bir birlikteliğin oluşmuş olması yatıyor.

Murat bunu bir Bolu-Ankara metaforuyla ifade etmiş; “Bolu’ya kadar Atatürkçülerle birlikte gider, sonra Ankara’ya kadarki özel yolumuza ise kendi başımıza devam ederiz” mantığının Kontrgerilla sorgu merkezlerinde noktalandığının altını çiziyor. Ben buna iki şey eklemek istiyorum. İlki daha önemsiz; tabii Murat da katılacaktır ki bu kafa, faraza Doğan Avcıoğlu, 1971’in 9 Mart’çıları, ya da aynı umutlar içindeki Mihri Belli ve taraftarları gibi açık, saf ve belirtik cuntacılarla sınırlı değildi. Bolu’ya burjuva demokratik devrimi, Ankara’ya sosyalizm dersek, Lenin’in İki Taktik’inden (1905) başlayarak Stalin’in ve Komintern’in bütün mantığı ve temel çizgisi buydu. İroniktir : 1960’ların anakronik MDD - Sosyalist Devrim kavgasında “Eski Tüfekçi”ler (daha doğru değil ama) pekâlâ daha ortodoks kanadı temsil ediyordu.

İkinci nokta daha kritik : Kemalizm ile sosyalizm arasındaki bu ilişki sakat olmasına sakat(tı) da, sakatlık tam neresinde(ydi) ? Son yıllarda sosyalizmin “Kemalizmin kuyruğuna takılmış”lığının çok eleştiri ve özeleştirisi yapıldı. Ama aksinin, “Kemalizmin kuyruğuna takılmayan” devrimci bir sosyalizm veya komünizmin nasıl olabileceğine; başka bir ifadeyle, komünizmin komünizm olup da nasıl Kemalizmin kuyruğuna takılmayabileceğine pek değinilmedi.

Açık konuşmak gerekirse, orada problem Kemalizmden önce sosyalizmin kendisinde olageldi. Marksizm-Leninizm, demokrasi diye bir meselesi olmadığı; kendi nihaî, uzun vâdeli ütopyası, ideal toplumu demokratik olmadığı içindir ki, “tarihin yönü” içinde sosyalizmi Kemalist “demokratik devrim”in daha ileri bir konağı, bir sonraki istasyonu gibi düşünebildi.

“Kuyruğuna takılma”yı mümkün kılan, buydu bir “devrimci diktatörlük” hayalinin, başka bir “devrimcidiktatörlük” modeline sempati duyması ve ondan, kendisini yarı yola kadar çekerek götürmesini beklemesiydi. Buna karşılık, Taraf’ın tâ başından bu yana birkaç kere yazdığım gibi (örneğin bkz 14 Şubat 08), ancak demokrasiyi bildiğimiz, olağan demokrasiyi ciddiye alan ve demokrasiden öte bir istasyon düşünmeyen (“tarihin yönü”ne uygun bir devrim projesi olmayan) bir sol parti, Tek Parti diktatörlüğüne demokrasiyle karşı çıkıp, bu demokrasi mücadelesi çerçevesinde onun kuyruğuna takılmayabilirdi.

Bu gözlem, başka bir karşılaştırmaya da ışık tutuyor. Bir yanda, artık miadını doldurmuş bulunan o “sol”culuk ile Kemalizm arasındaki uzatmalı ilişki. Diğer yanda, bugünün (benim gibi, Murat gibi, Ahmet Altan gibi, bu gazetede yazan başka pek çok kişi gibi) sol demokratları ile AKP arasındaki ilişki. Aradaki fark ne ?

Bizlerin, ya da bir kısmımızın, ya da en azından benim, “tarihin yönü” diye doğrusal bir modelim(iz) yok artık. Gelecekte bir ütopya görmüyor ve dolayısıyla “oraya doğru” ilerleyişi “kesintisiz ve aşamalı devrim”in düz çizgisi üzerinde bir istasyondan diğerine geçmek gibi düşünmüyorum. Her zaman ve her koşulda, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla hakkaniyet için sürekli bir mücadele ve muhalefet var; o kadar.

Başka bir deyişle, AKP hiçbir zaman bir konak, bir ara istasyon, bir Bolu anlamına gelmedi, benim (gibi insanlar) için. “Aynı yolda yürüyoruz, ama onlar bu ülkeyi şuraya kadar getirebilir, sonrasına biz devam ederiz” gibi bir hissim hiç olmadı. İktidar kim, muhalefet kim olursa olsun, demokrasiyi habire ilerletme çabasından daha “ileri bir konak” düşlemedim ve düşlemiyorum.

Dolayısıyla aramızda bir “mahallelilik” veya “tarihsel blok” ilişkisi değil, çok daha gevşek ve esnek; sırf güncel “iş”e, icraata dayalı bir ilişki var. Bu da, tek ölçüt olan demokrasiye yaklaştıkları zaman başka, demokrasiden uzaklaştıkları zaman başka biçimlerde olmak üzere, topa hep gelişine göre vurmayı (gelişine göre siyaset yapmayı) mümkün kılıyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.