Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

İki tarz-ı hükümet

  • 26.07.2012 00:00

 Geçmişte ve bugün AKP’ye karşı tavrımın ne olduğunu, neden değiştiğini, başından beri a prioridüşman sayıp karşıya almanın niçin siyasî eblehlik anlamına geldiği ve Atatürkçü ulus-devlet ile “aynı mahalleden” olmaktan kaynaklandığını, teorik gerekçeleriyle birlikte yeterince yazdım sanırım.

Orada bırakıp şimdiki zamana dönüyorum. Kim karşı olmazsa olmasın. Ben çok karşıyım. Ağaoğlu gökdelenlerinin gölgesinde, sırtların üstünden gökyüzüne siluetini veremeyen, dört bir yandan kuşatılmış kötü Selimiye taklidi bir bodurluğa Mimar Sinan adının verilmesine de karşıyım. Özendiği Osmanlının usul ve âdâbını hiç bilmeyen başbakanın, bir padişah edâsıyla bu fecaate bir de kendi yakışıksız, bombastik sözlerini bir kitabe gibi kondurmasına da karşıyım. Ayasofya Müzesi’nin tekrar camie dönüştürülüp ibadete açılması fikrinin alttan alta ısıtılmasına da karşıyım. Taksim meydanı ve Çamlıca tepesine cami yapılmasına da karşıyım. Bundan böyle, bu ve benzeri “Zihni Sinir proceleri”ne karşı, olabilecek en geniş muhalefet ve direniş platformunun oluşması için elimden geleni yapacak, verebileceğim her türlü destekle katkıda bulunacağım.

Bir. Bunlar hiçbir gerçek dinî ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Mahalle, cemaat ve ibadet yeri arasındaki ilişki kırılmış. Osmanlı camii ya da mescidinin kendi semtiyle bağı gibi bir bağ söz konusu değil. Oralarda öyle bir cemaat yok. Onun yerine, Demokrat Parti’nin son demlerindeki “Vatan Cephesi” mitinglerine kamyonla insan taşır gibi Cuma namazına insan taşınıyor. Tek amaç, kamusal alanın İslâmî simgelerle fethi. Lüzumlu lüzumsuz, büyük ve daha büyük ve en büyük bayrakların yanına, lüzumlu lüzumsuz, büyük ve daha büyük ve en büyük minareler ekleniyor.

İki. Yapılmış olanları estetik bakımdan birer felâket; yapılacağı söylenenler de daha beter birer felâket olmaya mahkûm. Anadolu Kaplanları’ndan çıka gelen bu yeni burjuvazi, elbette siyaset sahnesinde yerini alacaktı ve aldı da. Öte yandan, bu demokratik hakkını savunmak, onun görmemiş taşralı zevkini, daha doğrusu zevksizliğini de kabullenmemiz anlamına gelmiyor. Televizyonlara çıkıp iddialı lâflar eden bu kişilerin neyi, niçin beğendiğini anlamak bile mümkün değil. Klasik İslâm ve sonra Osmanlı mimarisi, (taş) malzeme ile biçimin uyumunu (iyi örneklerinde) kendine has bir zerafete kavuşturur. Şimdi bambaşka teknik olanaklarla hep aynı formları korumak; betonarme için problem arzetmeyen devâsâ kubbeleri Sinan’ınkilerle karşılaştırmak; bir de “en az altı minaresi olacak” diye böbürlenmek (sanki minare sayısı çizgisel olarak artan bir değer ölçütüymüş gibi), nasıl bir cahillik ve dünyadan,tarihten habersizliktir, bilemiyorum.

Ama üç. En fazla, karar veriş, aklına esiş, duyuruluş, topluma dayatılış tarzı nedeniyle, karşıyım ve karşı olmaya devam edeceğim. Erdoğan ülkeyi geziyor (teftiş ediyor), bir şeyler görüyor, orada burada konuşuyor, şunu yapın bunu yapmayın diye talimatlar veriyor. Kars’ta bir heykel görüyor, beğenmiyor, “ucube” diyor; o heykel vakit geçirmeden, sorgusuz sualsiz yıkılıyor. Çamlıca’ya muazzam bir cami istiyor; belediye başkanları ortaya atlayıp savunmaya koyuluyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Yenikapı’da bulunan Bizans batıklarının ne kadar eşsiz bir tarih hazinesini temsil ettiğini hesaba katan bir plan hazırlamışken, ansızın Ankara’nın talimatıyla her şey altüst oluyor ve sahil şeridinde 800,000, hattâ bir milyon kişi alacak bir miting alanı düzenlemesi gündeme geliyor.

Beni hiç hoş olmayan iki karşılaştırmaya sevkediyor bütün bunlar. Cumartesi günü yazacağım ikincisi, “Teksas neo-con’luğunun Amerika’nın gündemine el koyması”yla bir benzetme. Beklerseniz anlatırım. Bu kadarı bile yeterince korkunç.

Ama ilki, ondan bin beter. AKP faşist bir parti değil, kuşkusuz Erdoğan da Hitler değil. Bunlar apayrı ideoloji ve siyasetler. Nazizm insanlığın gördüğü en büyük canavarlıktı. Ne ki, “kişi kültü” noktasında aralarında beliren benzerlik, kesişme ve buluşma (convergence), bu yüzden büsbütün düşündürücü olmalı. Bu ve benzeri bütün ihtiyat paylarıyla da olsa, maalesef söylemek zorundayım; Erdoğan’ın “büyük proje” tutkusu da, bu projeleri ortaya atış biçimi de, sonra bu projelerin partisi tarafından benimseniş tarzı da, tuhaf bir şekilde, Hitler ile Nazi parti-devleti arasındaki ilişkinin bazı boyutlarını yansıtıyor.

Bu konuya ilişkin akademik literatürü okuyanlar bilir; Mazower, Overy ve Hobsbawm gibi isimler dahil, tarihçilerin ilginç bir gözlemi vardır Nazi dönemi hakkında. Lider İlkesi (Führerprinzip) yüzünden, derler, zamanla Nazi parti ve devlet aygıtı düzenli, hiyerarşik bir piramit olmaktan çıktı; Hitler’in altındaki görece yatay bir düzlükten fokurdayıp her biri Mein Führer’e daha fazla yaklaşmak, kendi özel projeleri için onun desteğini almak ve/ya onun projelerine sarılıp biz yaparız diye öne çıkarak diğerleriyle yarışan dalkavuk grupları kümelenmesine dönüştü. Bu da devleti çok kaotik, çok israfçı, kıt kaynakları konsantre edeceğine har vurup harman savuran bir hale getirdi. Sovyetlerde Stalin yönetimi, bütün totalitarizmine karşın asla böyle değildi. Çok daha bürokratik ve rasyoneldi; herkesi, liderin her yumurtladığı cevherin peşinde oradan oraya savurmuyordu. Savaşı da belki bu sayede kazandılar; tek bir örnek Hitler kâh Panzer IV, kâh Panther, kâh Tiger-I, kâh Tiger-II tankları derken, Sovyetler bir kere basit ve sağlam T-34 modelini geliştirdikten sonra hep ona bağlı kalıp on binlercesini ürettikleri için.

Her neyse. AKP’nin böyle bir dalkavuk grupları öbeği ve rekabetine dönüşmemesini dilerim.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.