Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Aslan amcam

  • 1.09.2012 00:00

 Hayat bir yığın geçişle dolu. Doğum. Okula başlayış. Kızların ilk regli, oğlan çocuklarının sünneti. Nişanlılık, evlilik. Bir, iki, üç. Çocuklar, torunlar. Yaşlılık. Ölüm.

Bu geçişlerin birinden diğerine düştüm ansızın. Bir haftadır yurtdışındaydım. Küçük kızımı üniversitesine götürmüştük. Döndük. Yorgunluk, zamanını şaşırmışlık, jet-lag. Cuma sabah kardeşim telefon açtı. “Aslan amcamı Çarşamba gecesi kaybettik.”

Gitmeden biliyordum, fazla zamanının kalmadığını. 88’di ve bir aydır hastanedeydi. Başka çarem yoktu; uzaktan izliyordum. Parça parça ölüyordu ve parça parça ölümünü kendi bedenimde hissediyordum adetâ, bir gün gelip onun gibi ölmeye yatmayı düşünürken. But for him it was his last afternoon as himself, / An afternoon of nurses and rumours; / The provinces of his body revolted, / The squares of his mind were empty, / Silence invaded the suburbs. (Onun açısından, kendisi olduğu son ikindi vaktiydi, / hemşireler ve rivayetlerle dolu bir ikindi; / bir bir ayaklandı taşra eyaletleri bedeninin, / zihninin meydanları boşaldı, / banliyöleri sessizlik istilâ ediverdi.)

Son dönemlerde çok farklı düşündüğümüz için ayrı kompartımanlarındaydık toplumsal dönüşüm treninin. Bir yanda vesayet rejiminin ve Atatürkçü resmî ideolojinin çöküşü; diğer yanda sosyalizmin yıkılışı, “Kürt özgürlük hareketi”nin dejenerasyonu (ve benim de bunları aynen böyle yazmam), her zaman çok politik olmuş olan bizim aileyi de vurdu ve yaraladı. Ve tabii yaşlı insanların değişmesi çok daha zor, hattâ imkânsız olabiliyor.

Ama o her zaman benim Aslan amcamdı.

Çocukluğumda, her hafta gelip kalsiyum iğnesi yapmasından korkardım (hattâ bir seferinde kaçıp koltuğun arkasına saklanmıştım da ilâç enjektörde donduğundan çok kızmıştı bana).

İstanbul’a ilk defa onunla gitmiştim, İkinci Dünya Savaşı’nda ABD hastane gemisi olarak kullanılıp 1948’de Türkiye’ye satılan, o zaman simsiyah boyalı Trabzon vapuruyla. Üçüncü Mevkide, geminin bordasına zincirli ranzalarda yatmıştık. 1950’lerin başlarıydı; Aksaray’dan yürüyerek Unkapanı’na inişimizi hatırlıyorum; henüz orada demirli yatan Hamidiye’yi ilk ve son defa orada görmüştüm, yukarıdan.

Bir vakitler ilk, orta ve lise bitirme sınavları vardı, bakalorya tarzı. İlkokul 5’te veya Orta 3’te her bir dersi geçmiş olmanız yetmezdi; tekrar ve hepsinden bir de bitirme sınavlarına girerdiniz, daha çok sözlü tarzında. 1957’de ben ilkokulu bitirirken babam gene hapisteydi; 1951-52 TKP tevkifatı hükümleri temyizde kesinleşince, cezasının son altı ayını yatmak için Nevşehir’e gönderilmişti. Haftalar boyu bitirme sınavlarına Aslan amcam çalıştırmıştı beni; o sırada İzmir’in Güzelyalı’sında bir yerde oturuyordu; her gün Pasaport’tan tramvayla gider dönerdim; arada iki üç saat, yok Tabiat Bilgisi’nden telefonun parçaları, yok Yurttaşlık Bilgisi’nden valilerin, kaymakamların, il idare meclislerinin yetkileri. Sonra da komünist bir aileden geldiğimi mutlaka bilen namussuz mümeyyizin teki, “Bolşevizmin ülkemiz için arzettiği tehdit” gibi bir şeyler sormuştu. Hazırlıklıydım buna; olabildiğince sakin ve kitabî bir şekilde, 1945-48 yıllarında Soğuk Savaşın başlangıcını ve NATO’nun kuruluşunu anlatmıştım. Ama bre alçak, ne istersin 10 yaşındaki, kısa pantalonlu çocuktan ?

Denizle ilgili her şey. Deniz, tekneler, kayıklar, balıklar, koylar, rüzgârlar bana da geçirdiği büyük tutkusuydu Aslan amcamın. Türberküloz, bütün yoksulların yanı sıra, akşam ağ atıp sabaha karşı toplarken gecenin soğuğu ve rutubetinde yaka bağır açık çalışan balıkçıların da hastalığıdır (veya öyleydi, hele streptomisin öncesinde). Göğüs hastalıkları mütehassısı olarak yıllar yılı bedava bakmış ve iyileştirmişti Aslan amcam, Urla İskelesi ve civarının balıkçılarını. İki kardeş vardı, Orhan ve Aydın, sonra Hacı Reis; işte bunlar kalmış aklımda. Kayıklarında başköşe her zaman Aslan amcamındı. Narlıdere’yi, Kilizman’ı, Gülbahçe Körfezi’ni onlarla gezip tanıdım. Motor yeni yeni geliyordu, tek tük teknelere. Sabahın 4’ü 5’inde hava müsaitse tek direk latin yelkenle, değilse kürek çeke çeke giderdik, İskele’den Tavşan Adası’na, Koyun Adası’na, Pırnallı’ya, Yassıca’ya, Güvercin Kayalığı’na. Hafif imbat eserken derin derin nefes alır, “limonata gibi hava” derdi. Yeşil mavi hareli derinliklerden mercanlar, fangriler, sargoz ve karagözler çıkardı derken. Hele çipuraları öyle severdi ki Aslan amcam, zokayı çıkarıp livara atmadan önce okşar ve sever, koklayıp öperdi resmen. Sanki bütün denizi, deniz aracılığıyla da hayatı kokluyor ve içine çekiyordu.

İşte böyle anılar, dağınık, bölük pörçük. Yeats. Now that my ladder's gone / I must lie down where all ladders start / In the foul rag-and-bone shop of the heart. (Merdivenim de gittiyse şimdi / Bütün merdivenlerin başladığı yere yatmalıyım yeniden / Kalbin o pis kemik ve paçavra çöplüğüne.)

Alparslan Berktay, 1924 - 2012.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.