Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Lidersiz, cuntasız, kararsız, bir de geveze darbeciler

  • 29.09.2012 00:00

 “Balyoz” kararlarına ilişkin üç noktayı özel olarak irdeleyeceğim dedim, iki gün önce. İlki, kazansalardı ne olacağı, neler yapacaklarıyla ilgiliydi. Şimdi (2) neden yapamadıkları ve aynı zamanda neden sadece birkaç kişinin değil, bu kadar çok sayıda emekli-muvazzaf askerin mahkûm olduğu hakkında bir tahlil modeli geliştirmek istiyorum.

Ben “ama”sız memnunum (Çarşamba, 26 Eylül) dediğimde de belirtmiştim : 325 sanık ceza alırsa, bunun içinde tek tük haksızlıklar da olmuş olamaz mı ? Ya da, savunmanın hiçbir itirazında mı zerrece haklılık payı yoktu ? Elbette böyle bir şey söyleyemem (ötesini Alper Görmüş ve Yıldıray Oğur bilir). Ben daha çok, nasıl olup da bu kadar geniş bir suçluluk hâlesinin oluştuğu üzerinde durmak istiyorum.

(a) Orduda (= profesyonel subay kadrosu içinde) Atatürkçü vesayet ideolojisinin yaygın olduğu, buna karşılık ciddî darbeciliğin o kadar yaygın olmadığı kanısındayım. Çoğunluk benim yıllardır “diktatörlüğün manevî evreni” (ya da kestirmeden “manevî diktatörlük”) dediğim şeyden yana. Kamusal alanda, basında, eğitimde devletçi, militarist milliyetçilik sürsün; kimse bu kırmızı çizgilerin dışına çıkmasın.

(b) Öte yandan, “ben bu hükümeti mutlaka devireceğim; başıma ne gelirse gelsin bu işi kelle koltukta, sonuna kadar götürmeye kararlıyım” diyecek ve icabını yapacak (Talât Aydemir benzeri) insan, normal koşullarda az çıkar. Hele AKP’nin ilk Avrupalılaşma ve demokratikleşme adımları sırasında, bu reformlardan ve şeffaf (accountable) kılınmış bir devlet fikrinden ne kadar nefret ederlerse etsinler, ortada fol yok yumurta yokken sırf “takiyye yapıyorlar, şeriat getirecekler” iddiasından hareketle bu yola girmenin, “or”ların dahi tamamına çekici gelmediğini; en azından bir kısmının örtük darbe tehditleriyle blöf yapıp hükümeti hizaya getirmeyi tercih ettiğini; bu blöf görüldüğünde (faraza, 28 Şubat’ta Erbakan’ın derhal çekip gitmesinden farklı olarak, Gül ve Erdoğan gitmediğinde) ise, bir B planları olmadığını ve zaman içinde giderek zayıflayan “hööt”ler çekmek dışında ne yapacaklarını pek bilmediklerini sanıyorum.

(c) Bu ortamda, gerek “or”ların çok radikal olmayanları, gerekse onların altındaki “kor”, “tüm” ve tuğ”ların herhalde büyük bölümü, bekleyip görmeyi ve güçlenen tarafa yatmayı yeğlemiş olmalıdır.

(d) Ben işte bu noktada (ya da bu koşullar nedeniyle), 2003-2004 yıllarında işin gelip genelkurmay başkanına dayandığını tahmin ediyorum. 27 Mayıs 1960’ın (tekrarlanmayan) gizli cunta modeli bir yana; 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri hep silsile-i meratibe uygun gerçekleşti. Memduh Tağmaç ve Kenan

Evren, mevkilerinin otorite ve prestijiyle kuvvet komutanlarını emir-kumanda zinciri içinde etraflarına toplayıp Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga ederek yönetime el koydular. Yeni bir darbe olacaksa da böyle olmalı; hele görece zayıf “ikna olasılığı” koşullarında toplumun ve dünyanın önüne mutlaka “birlik ve beraberlik” içinde çıkılmalıydı.

(e) 2002 seçimlerinden hemen sonra, asıl militan, angaje darbecilerin kimler olduğu, ideolojik duruş ve söylemlerine bakılırsa, hayli açık : Çetin Doğan, Hurşit Tolon, Özden Örnek, herhalde İbrahim Fırtına, şimdi her nasılsa ortadan silinmişe benzeyen (ADD başkanı ve cumhuriyet mitinglerinin örgütleyicisi) Şener Eruygur. Bir yandan, önemli bir ağırlıkları vardı. Diğer yandan, yetmiyordu çünkü argümanları zayıf olduğu gibi, bir de genelkurmay başkanı yanlarında yer almadığı sürece, dar ve özel bir hizipten ibaret kalacak ve geniş kamuoyunu da, belki bütün silâhlı kuvvetleri de birlikte sürüklemeleri hayli zorlaşacaktı. İşte onun için, ne yapıp yapıp Hilmi Özkök’ü ikna etme ve yanlarına almaları son derece önemliydi. Tersten söylersek; Özkök ne yaptı darbeyi önlemek için ? Gidip hükümete ihbar mı etti, ya da topunu birden tutuklattı mı ? Hayır; sadece katılmadı. Bütün baskılara karşın ikna olmamak ve darbenin başına geçmemekte direnmesidir ki, girişimi durdurucu rol oynadı.

(f) Bu tavır çok frenleyici oldu, çünkü böylelikle darbe hazırlıklarının (bir zamanlar Evren ve Saltık’ın yaptığı gibi) mutad yüksek komuta heyeti toplantılarında konuşulmasına olanak kalmadı. Asıl darbecileri kararsızlığa ve bocalamaya sevketti, çünkü mantıken, onlar için artık tek bir yol kalmıştı : (27 Mayıs’taki MBK benzeri) ayrı ve özel, gizli bir cunta kurup onunla yola devam etmek. Ama işte bu adımı bir türlü atmadılar veya atamadılar. Belki, hepsinin güvenip kabullenebileceği bir lider çıkmadı aralarından (Çetin Doğan, Kenan Evren olamadı). Belki, o kadar riske girmek istemediler. Sonuçta (i) genelkurmay başkanı olmasa da “Balyoz” gibi plan tatbikatlarıyla idare ederiz (mi) sandılar. (ii) Darbenin lâfını etmekten öteye geçemediler.

(g) Öyle veya böyle, çeneleri düştü; çok ama çok konuştular bu aşamada. Üzerlerinde üniforma varken de konuştular, çıkardıktan sonra da. İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay’larla da konuştular, sayısız “kor-tüm-tuğ”larıyla da. Hor görüp şüphelenmedikleri astsubaylar da dahil, her yerde ve herkesin önünde. Köklü bir dokunulmazlık fütursuzluğuyla. Gizli bir cunta olsa belki göstermeyecekleri bir ihtiyatsızlıkla. Bulaştırmadıkları kimse kalmayıncaya dek.

Ve şimdi, demokrasi düşmanlıklarının yanı sıra, bu lidersizliğin, kararsızlığın, laçkalığın, hubris’in ve gevezeliğin de cezasını çekiyorlar.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.