Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Mahkeme politik değil, apolitik ve bürokratikti

  • 3.10.2012 00:00

 Geçen Çarşamba’dan başlayarak, “Balyoz” kararları ve Türkiye’nin 2002-2007 arasında yaşadıklarının çeşitli boyutları hakkında ne düşündüğümü bir kere daha anlatıyorum. Ben “ama”sız memnunum’la, bir kere, bu cezaları neden haklı ve yerinde bulduğumu açıkladım. Sonra buna üç ek yapacağım dedim. (1) “Kin ve intikam” iddiasını eleştirdim. Ortada bir rövanşizm varsa, bunun, vesayet yanlılarının her göreli demokratikleşme adımından (ve bunların fikren önünü açan, bunları savunan ve destekleyen “liboş”lardan) intikam alma çabası olduğunu hatırlattım.

(2) 1960, 1971, 1980 ve “28 Şubat”tan sonra, (nasıl saydığınıza bağlı olarak) belki dördüncü belki beşinci bir darbe girişiminin neden hem akim kaldığını, hem de bu kadar çok yüksek rütbeli subayı suça bulaştırdığını, darbecilerin Lidersiz, cuntasız, kararsız, bir de geveze olmasından hareketle çözümlemeye çalıştım (Cumartesi, 28 Eylül). Amacım, bu işin gerçek militanları genelkurmay başkanını ikna edemeyince ve ancak onun başa geçmesinin sağlayabileceği bir konsensus kuramayınca, hangi sakatlıkların çığ gibi büyüdüğüne işaret etmekti. Hilmi Özkök’ün kendini ayırması, faraza Çetin Doğan’ın, “silâhlı kuvvetlerin olağan işleyişi” görüntüsü ardında yapmak istediği ve yapmaya da giriştiği “hazırlık”ları, böyle bir “sözümona yasallık” örtüsünden yoksun bıraktı. Bunun alternatifi olabilecek, yakalandıkları takdirde tartışmasız suç teşkil edeceği son derece açık, dar ve gizli bir cunta örgütlenmesine de her nedense giremediler. Sonuçta, ne yardan ne serden geçebildiler; iki arada bir derede kaldılar; o manevî otorite gene de var ve kimse bize dokunamaz sanıp, rastgele, hesapsızca genişlediler; ancak genelkurmay başkanı dahil bütün üst komuta heyeti birlik olduğu takdirde, icabında etrafına “oyundur” savunmasını örebilecekleri kaos planlarını gene de yaptılar ve her şey dışarıya sızınca (ki, birkaç yüz kişi söz konusu olunca mutlaka sızar), üstüne üstlük umulan o garanti, o geleneksel şemsiye de olmayınca (ki, Silivri aileleri Hilmi Özkök’ü bu alışılmış korumayı sunmadığı için yuhluyor), dımdızlak ortada kalıverdiler.

Fakat şimdi birileri, darbecilerin hangi zaaflar nedeniyle, kalabalık halde yakayı ele verdiklerine ilişkin bu analiz denememden, “darbe girişimi diye bir şeyin olmadığı” ve benim de bunu “kabul ettiğim” gibi bir sonuç çıkarmak isterse, eh, ya örtük Ergenekoncu ya da düpedüz ahmak olduğu veya belki hiç vakit geçirmeden psikiyatrik yardım alması gerektiği söylenebilir.

Bu kısa özet ve uyarıyla birlikte, son “ek”ime geliyorum : (3) Savcılık ve mahkeme, bu kadar açık bir durumu neden kamuoyuna doğru dürüst aktaramadı, gösteremedi ? Bu zaten hukukun işi değildir, diyeceksiniz. Ama bu sadece kısmen doğru. Anayasanın ve parlamenter düzenin üzerine titremek, özel bir ideolojik militanlık sorunu değil. Hukukçular da insan, vatandaş ve dolayısıyla onların da belirli birsivil demokrasi ve özgürlük vicdanı olabilir ve özellikle tarihin kritik anlarını böyle bir vicdan içinden idrak edebilir; salonda ve salon üzerinden kamuoyuyla, pekâlâ böyle bir vicdan içinden konuşabilir, böyle bir vicdanın gereğini yapabilirler.

Nitekim (geçmişte uzun uzadıya yazdım), 1970’lerin Watergate skandalı ve ona bağlı Beyaz Saray bant kayıtları skandalı sırasında, en kritik konumlardaki Amerikan yargıç ve savcılarının, örneğin bidayet mahkemesinin yargıcı John Sirica’nın ve özel savcı Archibald Cox’un tavrı hep böyle oldu. Sirica 1979’da yayınlanan anılarında, kamuoyunu ne kadar yakından izlediğini ve basında sorulan bütün sorulara şahsen ne kadar kafa yorduğunu çok net bir şekilde anlattı; hukukun (normatif değil ama pozitif bir gözlem anlamında) toplum ve kamuoyu ile fiilî ilişkisini apaçık ortaya koydu. Sirica ve Cox az konuştular, ama hep belirli bir gerçek ve demokrasi vicdanına hitap ederek konuştular ve toplumsal basireti yanlarına almayı başardılar (bkz üç buçuk yıl geride kalmış iki uzun yazı Halil Berktay, “Nixon teyplerinden Balbay günlüklerine”, HerTaraf, 24-25 Mart 2009).

Gelgelelim Türk yargısının benzer bir demokratik refleks, kamusal duyarlılık ve iletişim becerisi göstermesi çok zor; bir yığın faktör bunun aleyhine. Birincisi, onyıllar boyu Türkiye’de militarizm ve darbecilik normal, sözünü ettiğim türden demokratik vicdan ise anormal gösterildi. Ortalık “parlak, çakı gibi, yüksek tahsilli Türk subayları”na ağıtlardan geçilmezken, kimse demokratik değerlerden söz etmiyor. (Ne yani, Keitel, Jodl, Guderian, von Manstein, von Rundstedt, Hadler ve uzun süre Hitler’e kul köle olan, ancak bazıları ve ancak zamanla, yenilgilerle soğuyan diğer Nazi generalleri “parlak, çakı gibi ve yüksek tahsilli” değil miydi ?)

İkinci ve belki daha da büyük bir sorun, bizdeki yargı sürecinin daha baştan, felsefî temelleri itibariyle halka/kamuoyuna açık ve halkı, toplumu, genel kamuoyunu ikna gibi bir amacının olmaması. Hukuk düzeni ve mesleği ruhen buna yatkın değil. Yarın bununla devam edeceğim.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar