Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

İki buçuk yıl sonra tekrar, Torosyan’ın masalları

  • 24.10.2012 00:00

 Ayhan Aktar (yazının kalanında AA diyeceğim), Sarkis Torosyan diye birinden ve kitabından, ilk defaTaraf’taki İlginç Zamanlar köşesinde, 22 Mart 2010’da söz etti (Yüzbaşı Torosyan’ın hikâyesi). 1914-21’de başına tuhaf ve korkunç şeyler gelmiş. O yıllarda bir Osmanlı Ermenisi olarak Harbiye’ye girebilmiş ve topçu subayı çıkabilmiş. Çanakkale’de kahramanca savaşmış, iki bataryaya kumanda etmiş, 19 Şubat ve 18 Mart 1915 deniz muharebelerinde birkaç düşman zırhlısını batırmış. Bunlar olurken Ermeni tehciri ve katliamlarından; Kayseri’nin Everek köyündeki ailesinin trajedisinden habersizmiş. Çok sonra, 1917’de Suriye cephesine gittiğinde öğrenmiş. Osmanlı üniformasını (tâ 1918’de) atıp Arap milliyetçi-ihtilâlcilerinin safına geçmiş. Bir süvari birliğinin komutanı olmuş (AA’nın ilk yazısında belirtilmiyordu ama meğer bu, 6000 kişilik koca bir kolorduymuş ve Torosyan bu kolordunun başında Şam’a girmiş yani Şam’ı Osmanlılardan Torosyan almış). Ankara hükümeti ile Fransa arasında (13 Ekim) 1921’de barış yapılmasının ardından, rahat rahat gelip köyünü, Everek’i son defa ziyaret etmiş. Sonra da Amerika’ya göçmüş. From Dardanelles to Palestine kitabı (AA başlığını bu kadar veriyordu) 1947’de yayınlanmış.

22 Mart 2010 yazısında AA, Torosyan’dan tarihimizin resmî ideoloji tarafından örtbas edilen gerçekleri bağlamında söz ediyor; hem orduda bu kadar yüksek mevkilerde gayrimüslim (üstelik de Ermeni) subayların olmasının yeni bir bulgu olarak altını çiziyor, hem de bu kahramanın ve trajik öyküsünün bütün izlerini silen zihniyetten hesap soruyordu.

Bunları daha ilk okuduğumda, benim gönlüm de AA’nın duygu ve düşünceleriyle aynı yöne kaysa bile, içimde bazı tereddütler uyanmadı değil. En önemlisi, doğrudan doğruya temel kurgu insana yer yer “yok artık” dedirtiyordu. Orduların kendine özgü, formel ve informel, dolambaçlı, karmaşık haberleşme ağları vardır. Osmanlı ordusunun (orta ve güney Anadolu’da konuşlandırılmış) önemli bir kısmı çok kanlı ve karanlık işlere batacak da diğer, batıdaki birlikler bunu hiç duymayacak mümkün müydü bu? Trakya dahil Osmanlı topraklarının her köşesinden, toplam bir milyonu aşkın Ermeninin zorla götürüldüğü ve İç Anadolu’ya girdikleri andan itibaren birilerinin bu konvoylara saldırmasıyla yüz binlerce insanın öldürüldüğü, daha olaylar cereyan ederken dışarıya, Avrupa ve Amerika’ya sızan bir gerçekti; öyle ki, 1916’ya gelindiğinde, bırakın Osmanlı ordusunu, dünya âlem durumu az çok biliyordu. Torosyan muvazzaf subay (önce teğmen, sonra yüzbaşı) ve cephede batarya kumandanı olacak, iki-üç yıl Gelibolu’da savaşacak da, kendi köyü ve ailesi dahil, bugün soykırım dediğimiz bu depremden hiç haberi olmayıp, fecaatle ancak 1917’de yüz yüze gelecek olacak şey miydi? Ya da Güney cephesinde Araplar ve sonra Fransız birlikleriyle (ki bu, Ermeni Lejyonu da demekti) Osmanlı’ya karşı savaşmış bir Ermeni, sırf barış yapıldı diye 1921’de nasıl elini kolunu sallaya sallaya Everek’e gelip dönerdi ? Açıkçası hepsi, bir yere kadar devlete sadık kalmışlık ile karşılığında zulüm görmüşlük arasındaki tezadı koyulaştırmak için başvurulmuş bir dramatizasyon tekniği gibi gözüküyordu.

Dahası, Torosyan’ın gittiği her cephede ve savaşın hem bu, hem öteki tarafında gösterdiği o inanılmaz (hattâ fantastik) yararlıklar, diyelim ki Osmanlı-Türk makamlarınca sansürlenmişti; İngiliz ve Fransız harp tarihlerinde neden yer almıyordu? Birinci Dünya Savaşı’na ve/ya Ermeni sorununa ilişkin bilimsel literatürde, neden hiç geçmiyordu 1947 basımı bu kitap? AA kitabın ve yazarının bilimsel açıdan güvenilirlik şeceresini yeterince incelemiş miydi acaba?

Bütün bu soru ve kuşkularımla birlikte, bir temel handikapım da vardı o tarihte: kitabın kendisini daha önce hiç duymuş veya görmüş değildim. Onun için evhamlı düşüncelerimin büyük kısmını içime atıp, 10 Nisan 2010 tarihli Torosyan ve Çanakkale yazımda sadece, yıllardır oldukça iyi bildiğim ve üzerinde çalıştığım Çanakkale deniz ve kara savaşlarına ilişkin birkaç itirazla yetindim. Ne kadar kendimi Torosyan’ın “mübalağa” ediyor olabileceğiyle sınırladıysam da, AA’dan 3 Mayıs’ta (gelecek hafta üzerinden gideceğim) hayli kaba ve hoyrat bir cevap aldım. O zaman da söylenecek şeyler vardı kuşkusuz; ama kendi kendime, boşver dedim, hiçbir şey kaçmıyor; hele şu kitabın aslını bir görelim.

Ve işte zamanı geldi; bu yıl önce Türkçesi çıktı İletişim Yayınları’ndan: Çanakkale’den Filistin Cephesi’ne (yay. haz. Ayhan Aktar, çev. Gizem Şakar). İlk başta, bilir bilmez birkaç “ay ne hoş” yazısı yayınlandı. Agos dergisi AA ile bir röportaja yer verdi. Derken, bâriz bir kofluğun tabii üzerine atlayan milliyetçi saldırılar başladı. Bunun üzerine Agos, 14 Eylül’de bu sefer tarihçi Hakan Erdem’le tam sayfa ve çok eleştirel bir röportaj yaptı: Sarkis Torosyan’ın anlattıkları tarihsel gerçeklere uymuyor. Ondan da sonra, 6 Ekim’de Cemil Koçak, Mehmet Alkan ve Hakan Erdem, Eski Defterler programına AA’yı konuk ettiler.

Ve işin gerçek boyutları, eski deyimle “tevil kaldırmaz, mübayeneti telif edilemez” biçimde ortaya çıktı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Ad Soyad Giriniz...
    Ad Soyad Giriniz...
    24.10.2012 09:10

    "..devlete sadık kalmışlık ile karşılığında zulüm görmüşlük arasındaki tezadı koyulaştırmak için başvurulmuş bir dramatizasyon tekniği." ifadesinin gectiği yazı, berktayın entellektuel sorgulayıcı yatışmazlığının ermeni iddiaları alanına dair ilk dışavurumları arasında belki..adil bir vicdan suzgecinden gecerek varılacak yer bakımından, berktay gibi birinin fazlasıyla söylence inşasına dayanan bu konuda gerçek entellektuelliğin kıstaslarına uygun duyarlıktan tenzilata gitmemesi beklenir..